Bir şehri kim temsil etmeli?
Malatya Yenigün Yazıları
Bu yazıyı yazdır
29 Şubat 2008
Hayır, bu soru, “vali mi, belediye başkanı mı?” içerikli değil.Değil ama o da sorulması gerekli bir soru.
Geleceğimizi planlayacak önemli bir mesele…
Şüphesiz ki, Türkiye, bu konularda da kafa yormalıdır, yoracaktır.
Yani, idari yapının nasıl verimli hale getirileceğine,ülkenin-insanımızın- nasıl zenginleşeceğine, eğitimden sağlığa hizmeti çağdaş biçimiyle nasıl alacağına, yönetimin nasıl demokratlaşacağına, insan haklarının nasıl dünya standartlarına yükseltileceğine, toplumdaki ekonomik ve sosyal uçurumların nasıl giderileceğine, bu ülkede yaşayanlar mutlaka kafa yoracaktır, yormalıdır…
Valilik/ Kaymakamlık gibi makamların fonksiyonu tartışılmıştı geçmişte, şimdi de tartışılmalı; yönetim çağdaşlaşmalı, idari yapı, yararlı ve verimli olacak bir biçimde, üretime yönelik olarak yeniden düzenlenmelidir…
Şu argümanla…
Dışarıdan gelen, mesleğinde yükselmekten, ya da daha büyük ve daha önemli bir kenti yönetme hedefinden başka bir amaç taşımayan- bu da çok doğal- bir merkezi yönetim unsurunun (vali, kaymakam); bırakın kenti temsil etmesini, yerine göre ve tam zamanında radikal ve yaşamsal kararlar alması bile sakıncalı olabilmektedir.
Daha doğrusu, sorunu “idare” cihetine gitmek, onlar için daha yararlı olabiliyor, bu nedenle de köktenci kararlar almaları, eşyanın tabiatına aykırı bir hal alıyor…
Bunun örnekleri de sıralanmaktadır.
Bu yüzden zaman zaman, bazı ülkelerde olduğu gibi, valilikle belediye başkanlığının birleştirilmesi, başına da seçimle gelen bir yöneticinin getirilmesi konusu düşünülmüştür. Ancak, bu kökten değişiklik için, şu anda Türkiye’nin koşullarının uygun olmadığı yargısıyla, başka sorunlara yol açmasından endişe edildiğinden, konu buzdolabına kaldırılmıştır.
Ama, bir gün mutlaka, bu konular konuşulacaktır, konuşulmalıdır.
Türkiye’nin üzerindeki hazır elbise, zaten iğreti durmaktadır. Bunun ötesinde de daralmıştır, yer yer patlamaktadır artık…
Tayinle gelmiş bir merkezi yönetim temsicisinin durumu kabul edilemezken, diğer taraftan, seçilmiş olması gereken bir yerel yönetim temsilcisinin- ya da parlamenterin, gerçekte tayin mantığı ile aday gösterilmiş olması durumunda, bir şehri tam ve eksiksiz olarak temsil ettiğinden söz edilebilir mi, sorusunu da aynı anda sormak gereklidir.
Cevap gayet basit…
Şehri temsil edemez de…
Olsa olsa, kendisini tayin eden parti yönetimini temsil eder, cevabı verilecektir gayet haklı olarak.
Onun düşünce ve davranışlarını, geleceğe yönelik politik hesapları belirler, onun da yolu, kendini tayin eden mekanizma ile ilişkilerin sıcaklığında yatar düşüncesi, ilk akla gelendir…
Halkın ve yönettiği kentin yararlarından çok, partisinin ve parti yöneticilerinin yararını gözetmesi de kaçınılmazdır gerekçesi ileri sürülecektir, ki, doğrudur da…
Aslında bu konular, üzerinde tartışılması gereken, fikir üretilmesi zorunlu olan meselelerdir.
Türkiye’nin, farklı çözüm önerilerini irdelemesi gerekmektedir.
Ancak, bugünkü konumuz bu değil.
Sizinle üzerinde düşünmek istediğim konu, “tam ve eksiksiz bir temsilin neleri içermesi, nelerden de uzak durması gerektiği” üzerinedir.
İsterseniz, önce mevcut uygulamaya bir bakalım…
Çok yakın bir zamanda, genel seçimlerde, bu uygulamayı, yaşayarak gördüm. Yakın çevremde bu konulardaki bilgisine, tecrübesine, düşüncelerine güvendiğim insanlarla, konunun her yönünü detaylandırıp, derinlemesine analiz ettik.
Sonunda, sizlerle paylaşmak istediğim şu sonuçlara vardık…
İster milletvekili, ister belediye başkanı seçilecek olsun, adayların, olabilecek en geniş halk kesiminden sorularak tespit edilmesi, akla en yakın uygulama gibi geliyor.
Ne kadar çok insanın fikri alınırsa, yanılgı ihtimali o oranda azalacağı gibi, seçilecek olan için kamuoyu desteği de o oranda artar. Bu da sorumluluğun paylaşılması anlamına gelir aynı zamanda…
Bilindiği gibi dünyanın birçok ülkesinde de, en azından kayıtlı tüm parti üyelerinin tercihi doğrultusunda, ya da oy vermek isteyen kentlilerin kararı ile, kenti yönetecek insanları belirleyecek listeler düzenleniyor, seçime hiç üzerinde oynanmadan bu listeler giriyor.
En kısa yoldan olması gereken, geniş katılımlı, çağdaş uygulama bu.
Yani ben seni seçeceğim, sen de dönüp beni seçeceksin; bir bakıma “al gülüm- ver gülüm” yok!
İşin bir de şu yönü var…
Mevcut uygulamada, İl Başkanları’nın temsil ettiği il ve ilçe yönetimleri, bir bakıma karşılıklı onayla teşekkül ediyor. Bütün bu yapı da milletvekili, ya da belediye başkanı adaylarını belirliyor.
Bunlara bir de kadın kolu, gençlik kolu gibi yapılanmaların iredesini ekleyin…
Ortaya tam bir yerellik, kargaşa ve ölçüsüzlük çıkıyor.
Sonuç itibariyle seçtikleriniz/ seçtirdikleriniz dönüp sizi seçiyor.
Çok rahatsız edici, çarpık bir uygulama…
Yine, son milletvekili seçimlerinde, benim gibi birçok arkadaşın da mutazarrır olduğu bir konuyu mutlaka anlatmalıyım…
Partiler, siyasi trende göre bazan gençleri, bazan kadınları, bazan da başka unsurları öne çıkarırlar…
Şu yıllarda ülkemizde hanımları öne çıkarmak, partilerde çağdaşlaşmak, asrileşmek gibi algılanıyor, prim yapıyor…
Sırf kadın olduğu için, kadın kontenjanından partilerde fonksiyonel kılınıyor insanlar, bir nevi tayin mantığıyla.
Tayin edilen de, kendisini tayin eden iradeye “biat” ediyor.
Dolayısıyla, kadının politikaya girmesinden beklenen fayda hiçbir şekilde elde edilemiyor. Aksine, düşünce üretmek yerine tabi olma anlayışı, partilerde düşüncesizliği öne çıkarıyor, etkin hale getiriyor…
Bu da, temeli düşünceye dayalı olması gereken parti çalışmalarını kadük ediyor, yozlaştırıyor.
Gelelim Malatya’daki uygulamaya…
İl bazında partili bir grubun (cinsiyetleriyle adlandırılan bir grubun), Malatya Milletvekili olacak adayları “mülakat”a tabi tutacağı söylendi.
Baştan, “mülakat” kelimesi son derecede itici, ilkel bir durumu belirliyor…
Ne olursa olsun kurallara uymaya karar verdiğimizden, aklımıza yatmasa da, bazı arkadaşlarla müşavere ettikten sonra “mülakat”a girdik.
Bana sorulan sorulardan en ciddisi, “hangi gazeteleri okuyorsunuz, beğendiğiniz iki köşe yazarı” idi…
Ben, o zaman çok bilinen ulusal bir gazetede köşe yazıyordum ve ikibuçuk yıldan beri de sürdürüyordum bu işi.
Ayrıca, kitapları yayınlanmış, yabancı dillere çevrilmiş, ülkede “yılın şairi” seçilmiş, ülkeyi dışarıda temsil etmiş bir şairdim…
Tarım konusunda yazılar yazmış, kitaplar yayınlamış, konferanslar vermiş bir meslek adamıydım.
Ulusal basında, televizyonlarda, radyolarda ülke kültürünü, dünya meselelerini konuşan, görüşüne başvurulan bir adamdım…
Bütün bunlardan öte, cinsiyetleriyle adlandırılan o hanımefendilerin mensup olduğu partinin genel merkezi için, 2002 yılında, tarım raporunu ben hazırlamıştım ve bu da parti çevrelerinde yaygın olarak bilinen bir konuydu…
Bütün bunları bir yana bıraktım ve ciddi ciddi konuştum, sorularına cevap verdim.
Başka arkadaşlar da aynı şeyi yaptı.
Milletvekili aday adayları, bu uygulamaya çok üzüldü…
Bu en çok kırıldığımız birinci konuydu, bir bakıma bizlerle oyun oynamaktı, bir bakıma da, milletvekilini kapasitesine göre değerlendirmeyi bir yana bırakıp, bazılarının komplekslerini tatmin ettikleri bir araca dönüştürmekti; bundan dolayı aday adaylarının büyük bir kısmı, kırgınlıklarını ortaya koydular…
Kırılmayacak gibi değil, sahneyi hatırladıkça, ensemden soğuk terler boşalıyor ve ben böyle bir yapının içinde nasıl bulundum diye üzülüyorum…
Bir başka şey daha…
İlçeleri dolaşıyor, kendinizi anlatıyorsunuz.
Oysa, bu arada, ilçelerde, sen benim adayıma oy ver, ben senin adayına oy vereyim pazarlığı yapılıyor.
Eğer, sizin böyle bir tarzınız yoksa, baştan yenik başlıyorsunuz.
Uzatmayalım, parti, delegelere oy kullandırıyor ve bunu açıklamıyor… Kimin, ne kadar oy aldığı meçhul kalıyor.
Parti, o şehirde kimin daha çok istendiğini ortaya çıkaracak kamuoyu araştırması yaptırıyor, sonucunu açıklamıyor.
O da belirsizliğin kuyularında çürümeye terkediliyor.
Daha sonra, genel merkez, milletvekili/ya da belediye başkanı adaylarını belirliyor, ilan ediyor.
Ben, tahmin edebildiğim bazı olabilecekleri peşin peşin kabul ederek aday adayı oldum ve sonucu, gerçek bir saygı ve tevekkülle karşıladım.
Ama bir daha, bu tarz bir seçimle Cumhurbaşkanlığı teklif edilse bile kabul etmem.
Çünki, çok onur kırıcı bulduğum bir yöntem.
Böyle olduğunu tahmin etseydim, adaylığı hiçbir zaman düşünmezdim.
Bu yöntemi, Refah Partisi geleneğinden gelenler kurdukları tüm partilerde kullandılar, artık terkedilmiştir diye düşünüyordum, yanılmışım.
Refah geleneğinin bu yöntemi, bende hiçbir zaman saygı uyandırmadı, akla muhalif unsurlar taşıyordu çünkü.
Sonucu açıklanmayan seçimler, ancak komünist yönetimlerde olur. Bir de, tek parti devrinde “açık oy/kapalı sayım” biçiminde uygulandı Türkiye’de…
Saygın bir yöntem değil bu…
Benimle birlikte bu şekilde aday adayı olan önemli bir sivil toplum örgütünün başkanı, uygulamanın, milletvekili seçilecek olanları “köleleştirme” anlamına geldiğini söyledi; haklıydı…
Bu yöntemi kendime yakıştırmadığımdan, bundan böyle, seyirci olarak bile, bunu uygulayacak olan bir yapı ile ilişkim olamaz.
İnsani değerler, karşılığı ne olursa olsun, feda edilmemeli.
Birey olma onuru korunmalı…
Yeniden genel uygulamaya dönelim…
“Peki, nasıl olmalı”ya devam edelim…
Milletvekili, ya da belediye başkanı olacak insanlar, o şehir ahalisine kendini anlatmalı.
Neleri, hangi zamanda, nasıl yapacaklarını anlatmalı.
Tespit ettikleri sorunları ve onlara getirecekleri çözümleri anlatmalı.
Hatta bu işlerin finansmanını nereden ve nasıl sağlayacaklarını anlatmalı…
Bütün bunları yapacağına söz vermeli, yapamayacağı anlaşıldığında da istifa edeceğine dair, tüm şehir ahalisine and içmeli…
Yalnız bu söz, 24 ayar altın değerinde olmalı…
Unutulacak bir söz olmamalı, yenecek, yedirilecek bir söz olmamalı; sorumluluğu, insanı tir tir titretecek bir söz olmalı.
Adam sözü olmalı yani…
Yani, milletvekili olmak, ya da belediye başkanı olmak, bir insanın onurundan daha değerli olmamalı…
Bunun için, ya partiler, aday gösterecekleri insanlara saygı duymalı, onların saygınlığını koruyacak yöntemlerle seçmeli..
Ya da, bir insan, bu görevlere, dikkatli araştırmalara dayandırılarak, ama “bedevi hoyratlığı”yla onuru rencide olmadan seçilmeli.
İşte, ancak o zaman, yani geniş bir yelpazenin onayına dayandığı zaman, bir şehrin bütününe yakın hemşehrilerinin oluru alındığı zaman başarılı olunur.
Temsil de o zaman gerçekleşir.
Çok dar bir çevrenin onayının sonuç vermediğini, olanın Malatya’ya olduğunu gördük.
Onuru kırılan adamdan da, aynı onur kırıcılığına yaslanan siyasi bünyenin içinde kaldıkça, aynı oyunu oynamayı sürdürürse, bir daha “adam” olmaz vesselam…
Örneklerini gördük, milletvekili de olur, belediye başkanı da…
Gire çıka, yene yenile, bu işin raconunu da öğrenir, sonunda da seçilir, muradına erer…
Benim olmaz dediğim başka bir şey…
Bunları aynen kayda aldıktan sonra…
“Bir şehri kim/kimler temsil etmeli?” sorusunun yanıtına bakmayı sürdürelim.
Partilerde il, ilçe başkanları ve delegeler, nasıl ve hangi ölçüye göre seçiliyor?
Belediye başkanlığı adayları, belediye encümeni adayları, il genel meclisi üyesi adayları nasıl tespit ediliyor?
İktidardaki AK Parti’de bu nasıl, ana muhalefet partisi olan CHP’de hangi usule göre seçiliyor, diğer muhalefet partisi MHP’de durum nasıl?
DTP’yi hiç saymıyorum.. Sanıyorum orada, diğer partilerle kıyas edilemeyecek derecede, demokrasi mihengine vurulmayacak bir “emir-komuta” silsilesi var…
Evet, görüntüsü nasıl olursa olsun, ülkemizde iktidar ve muhalefet partilerinde, parti içinde uygulanan ve herkesin içine sinen bir demokrasi var mı, yok mu sonuç olarak?
Yoksa, aslında birçok parti, DTP gibi belli yerlerin emir-komuta zinciri ile mi bir kenti yönetecek olanları seçiyor?
Demokrasinin unsurları gibi görünen seçimler, sadece bir görüntüden mi ibaret?
Öyle olunca, partileri, antidemokratik uygulamanın kalesi mi saymak lazım?
Bu bizi nereye götürür?
Ben bu konuyu, iki haftadan beri hazırlıyordum; hazırladım, ama yayınlayıp-yayınlamamakta tereddüte düştüm.
Birincisi, tabi olduğum bu kurallarla, milletvekili genel seçimlerinde, seçilemediğim bir yarış yaşadım; kişisel bir sitem gibi algılansın istemedim.
İkincisi, önümüzde bir yerel seçim var, çok gülünç çıkışlar yapılıyor ; “partim isterse”, “halkım görev verirse” gibi mırıldanmalar ve peşrevler başladı. Onlarla aynı kategoride tanımlanmak istemem.
Daha da önemlisi, bu bir fedakarlıksa, aday adayı olarak o fedakarlığı yaptık, siyasete talip olduk.
Ama, bizim talip olmamamız yetmiyor, siyasetin de bize talip olması lazımdı, bu koşul da yerine gelmedi.
Ben, bu babda görevimi yerine getirdim, bana düşeni yaptım.
Yani, benden uzakta, ama sadece Malatya’yla ilgili olduğu için, sürekli dikkatimin içinde olduğunu belirtmek isterim Malatya siyasetinin…
Temsil sorumluluğunun hayati önemi olduğunu varsayarak, tekrar sorumu soruyorum: Bir şehri kim temsil etmeli?
Vali mi, belediye reisi mi, sivil toplum örgütü başkanları mı, muhtarlar mı, zenginler mi, yoksullar mı, esnaf mı, çiftçiler mi, atanmışlar mı, seçilmişler mi, askerler mi, siviller mi?
Kim?
Evet, sizce kim?…
Kim diyorsanız, ona göre ağırlıklı tavrınızı da koyun…
BAZI OLAYLAR İÇİN TOPLUMSAL HAFIZANIN SİLME TUŞUNA BASMALIYIZ
Bu şehir, acıyla hatırlayacağı olaylar yaşadı, insanlar öldü, şehir yakılıp yıkıldı, insanlar birbirbirine “muğber” oldu…
Tarihte de okuyoruz, bizim yaşadığımız zamanda da oldu…
Mesela, bir Ermeni meselesini(1915) naklen duyduk, büyüklerimiz anlattı. Kim haklı, kim haksızdan ziyade, çekilen acıları ruhumuzda duyduk.
Hamido olayı olduğunda, erişkin bir adamdım ve Malatya’da yaşıyordum.
Hamido’nun, gelininin ve torunlarının parçalarını, tavandan toplayıp, poşete koyup, defnettiklerini söylediler; ne kadar acı…
Sonra, bir sürü işyeri tahrip edildi, insanların canı yandı.
Bir ping-pong topunun,sırayla masanın bir o yanına, bir bu yanına düşmesi gibi, insanlar katledildi; bir gün bir kesimden, ertesi günü diğer kesimden….
Nice canlar yandı…
Nifak tohumları ekildi…
Kim yaptı bunları?
Araştırınca altından neler, neler çıktı da, bizim insanımız çıkmadı; çok şükür.
Yani, Malatyalı bu olayların mağduru oldu sadece.
Az sayıda Malatyalı fail de, Malatya tarafından ayıplandı, kınandı, küçümsendi…
Gelelim son günlerde olup bitenlere…
Malatya’da bir grup Hristiyan katledildi…
Biz biliriz ki, Allah’ın verdiği canı, ancak Allah alır.
Bu olaya üzüldük, yapanları da kınadık…
Öldürülen Alman’ın eşi Susanne Geske ve çocuklarını, Malatya’da herhangi bir etkinlikte görmüyor muyum, içim sızlıyor.
Ama bu olayları çok konuşmak, yazıp çizmek doğru değil gibi geliyor bana.
Olup bitenleri gösteriye dönüştürmemeli…
Bundan, herkesin alması gereken bir ders olmalı.
İnsanları birbirine düşürmenin adı, fitnedir… Hiçbir dinde fitne, hoş karşılanan, beğenilen bir eylem değildir.
Bir şey daha…
Ki, bunu, başta kendim olmak üzere herkese söylüyorum…
Malatya’yı rencide etmek doğru değil.
Malatya bunu, hiçbir zaman hak etmiyor.
PAVLİKYANLAR/BOGOMİLLER KİM?
Size, tatlı bir hikaye anlatayım mı?
Daha doğrusu, bir tarihi olaydan söz edeyim.
Pavlikyanlardan…
Ünlü Sırp tarihçi Ord. Prof. Dr. Georg Ostrogorsky’nin “Bizans Devleti Tarihi” adlı kitabıyla, Rus tarihçi Leutchenko’nun “Bizans” adlı kitabından edindiğim bilgileri size aktarayım da, nasıl bir “insan uygarlığı”nı temsil ettiğimizi anlayalım, olur mu?
Fazla sıkıcı olmayan bir tarih dersi ile başlayalım, isterseniz…
VII. yüzyılda Araplarla yapılan savaşlar, ekonomik olarak Bizans’ı zayıflattı, sınıf zıtlıklarını belirginleştirdi. Bu gerginlik kendini, “paulicienne-pavlikyan” heteredox hareketinin çok yayılmasında gösterdi. Anlatımını burada buldu. Kentlerin ve köylerin yoksullarının hoşnutsuzluğu, bu akımda, yürürlükteki düzenin desteklediği Ortodoks kilisesine, onun zenginliklerine ve gücüne,kudretine karşı dönüyordu. Çağdaşlarının anlattığına göre Pavlikyanlar çalışkanlıkları,işlerine bağlılıkları ve savaşmada yiğitlikleriyle ayırt ediliyordu. İlkel sadeliğe dönülmesini ve papazlık müessesesinin kaldırılmasını istiyorlardı.
Kiliseyi ve onun aşama sıralamasını, papazlığı, kutsal resimleri reddettiler.
Bizans, bunlara büyük zulümler yaptı.
Kimi kazığa vurularak, kimi suda boğularak öldürüldü…
IX. yüzyılda, yüz bin Pavlikyan bu şekilde jenosid’e -soykırıma- uğratıldı.
872 yılında yaptıkları savaşta Bizans’a yenildiler… Geride kalanlar, dünyanın tüm ülkelerinden, sığınma talep ettiler. Dünya bundan korktu, Bizans’ı karşısına almak tüm dünya ülkelerini sindirdi, bu yüzden ülkelerine gelmelerine izin vermediler…
Bir ülke hariç….
Hangisi?
Dünyada, yiğitlikte, insanlıkta, cesarette bir numara olan bu ülke hangi ülke acaba?
Malatya Emirliği…
Malatya Emirliği, o zamanlar bir site devletiydi, Pavlikyanları Malatya’ya kabul etti, yüz yıl kadar Hristiyan olarak Malatya’da yaşadılar, Malatya bunları Bizans’a karşı korudu, Malatya ordusunda Bizans’a karşı savaştılar da…
Güçlendikten sonra, Malatya Emirliği’nden izin istediler, ülkelerine dönme arzusunu beyan ettiler…
Malatya’ya gelişlerinden yüz yıl sonra çok büyük bir Pavlikyan topluluğu Trakya’ya geçti.
Orada bunlara bundan böyle “Bogomiller” deniyordu…
Bogomiller, bugünkü Boşnakların atalarıdır…
Hani, günümüzde Ortodoks Sırpların kitlesel olarak öldürdükleri, toplu mezarlara gömdükleri, çekilen her otun altından ölülerinin kemikleri fırlayan Boşnakların…
Hikayemiz buraya kadar…
Bundan çıkarılacak birçok insanlık dersi var…
Bu derse insanlığın ne kadar çok ihtiyacı var…
Bir ayrıntı daha, Pavlikyanların Malatya’ya gelişi, Emir Ömer’in Malatya emirliği döneminde oluyor.
Emir Ömer kim?
Battal Gazi’nin ordu komutanı olduğu dönemde Malatya’nın yöneticisi…
Aşşağışeher’de, yani Eski Malatya’da, yani Battalgazi ilçesinde mezarı olan zat!
Hani çocukken, akıllı olalım diye, mezarının başındaki migferini, büyüklerimizin, kutsal bir özenle alıp başımıza geçirdikleri, o günkü devlet başkanımız…
İşte böyle bir coğrafyanın ve böyle kutlu bir tarihin çocuklarıdır Malatyalılar…
Ben,bu olayı her yerde anlatırım ve gurur duyarım arkadaş!…
Benim şehrime “insanlık” yakışır çünki…
4 MART 2008’DE, MALATYA’DA
Sevgili Dostlar…
Biz dışarıda yaşayanlar için, Malatya’ya gelmek, kutsal topraklara ayak basmak gibi bir şey…
4 Mart’ta Malatya’da olacağım inşallah,12 Martta döneceğim.
Hava yoluyla İstanbul’dan gelip, yine İstanbul’a gideceğim…
Malatya’da olmak,insanı kendi kişisel tarihini yeniden okuması gibi, nostaljik bir duygu..
Gençliğini, çocukluğunu, yitirdiklerini…
Malatya’nın kazandırdıklarını…
Bu şehre borcumuzun yekununu…
Bunları hatırlatacak Malatya’da olmak…
Popularity: 15% [?]

29 Şubat 2008, 05:06
Sayın hocam, inanınki yıllardır içimizdeki sessiz çığlığı ortaya koymuşsunuz…. aslında sessiz çığlık değildi…de duyan yoktu…. bu konuları bu kadar net bir şekilde ifade etmeniz den dolayı memnuniyetimi bildirir saygınlığınızın devamını dilerim