Bir milli güvenlik sorunu olarak…
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
6 Nisan 2004
Milli güvenlik deyince.. Bazı şeyler, akla hemen başka şeyleri getiriyor. Hem Türkiye’deki ortalama ilgi, hem de konunun uzmanları ne anlıyor?
Biraz top-tüfek, iç ve dış güvenlik, biraz uçak-füze alımları, komşularımız, iç tehdit unsurları gibi şeyler değil mi?
Son yılları onarlık dilimlere ayırsak ve mesela Milli Güvenlik Kurulu’nun tavsiye kararlarına baksak…
Ağırlık ne olur?
Belki ben yanılıyorum, ama ‘eğitim’, ’sağlık’, ‘çevre’, ‘ekonomi’ gibi yaşamsal konularda iz bırakan bir MGK tavsiye kararı hatırlamıyorum.
‘Milli Güvenlik’ kavramını algılayışımızla mı ilgili bir sorun var?
Aklımızın sınırları daralıyor, yorum zenginliğimiz köreliyor.
Oysa bilim, kuşku duymakla başlıyor.
Bir sorun için bilinenler dışında çözüm arama özgürlüğünün bilimsel düşünceyi kışkırttığına inanırız.
Ama, nedense, önceden döşenmiş raylar üzerinde gitmeyi severiz. Düşünmek, araştırmak, başka çözümler aramak bize ağır bir iş gibi gelir.
At gözlüğü takar gibi düşünce yönsüzlüğüne de bayılırız bu nedenle…
Farklı düşünenlere suçlayarak bakarız yine bu yüzden. Ancak, doğrunun da, farklı düşüncelerin özgür alanında bulunduğunu unuturuz çoğu kez.
Bilimsel yöntemleri dışlamamızdan dolayı bulunduğumuz yer…
Bilimin önderliğinde ileri ülkelerin ulaştığı çağdaş yer ve onu da yeterli görmeyen dinamizm,o atılganlığın müthiş cesareti…
Dönüp sormalıyız kendimize: Milli güvenlik nedir?
Bir ülke her yıl Kıbrıs adası kadar toprağı erozyonla yitiriyorsa, üstelik bu kayıp, en değerli kısmıysa, yitirilenin yeniden kazanılması için binlerce yıl gerekliyse, bundan daha önemli bir Milli Güvenlik sorunu olabilir mi?
Tarımda çalışanları %40 kabul edersek ve bu da 30 milyon insan ediyorsa, mesela %10′a çekmek için 23 milyon insanı tarım dışında istihdam mecburiyeti varsa… Sanayi, hizmet ve bilgi sektörlerinde bu iş gücü için hiçbir hazırlık yoksa, bir ülkenin bundan daha önemli bir Milli Güvenlik sorunu olabilir mi?
Kimsenin moralini bozmak istemem, ama bu ülkenin de kendi gerçeklerini görüp, durum tesbiti yapması gerek…
Tarımsal nüfusu azaltıp, tarımsal geliri de artırmak zorundayız.
Köy, bu nüfusu yaşatamıyor, peki, kent 23 milyon insanın köylerden alınıp kentlere aktarılmasına hazır mı?
Sayıları küçümsemeyelim, bu 23 milyon, ekonomik durumu bizden çok daha iyi birkaç ülkenin toplam nüfusuna bedel. Böylesine devasa bir sorun Türkiye’nin kucağındaki.
Öte yandan, Türkiye, bir yerleşim biçimi olan köylülüğü terkedip, bir üretim biçimi olan çiftçiliğe geçmek zorunda.
Uygun ölçekli bitki ve hayvan çiftlikleri kurulmalı.
Ürettiği her şeyde, çağdaş dünyanın (alıcı ülkelerin) verim değerlerini ve kalitesini kısa sürede yakalamalı.
Meyve ormanları kurmalı, elde ettiği ürünü ‘kırsal sanayii’ tesisleri ile işleyerek, dünyanın istediği biçimde satışa sunmalı.
‘Rekabet öncelikli tarım’a geçmeli.
Ülkesinin toğrağını kurtarmalı, onu, gözü gibi korumalı.
Çiftçilikle uğraşan da belli bir yaşam kalitesine sahip olmalı, kentte yaşayan da…
Milli Güvenlik, günümüzde hızla askeri alandan sivil alana, ekonomiye kayıyor.
Dünya, çok uzun bir süreden beri bunun farkında…
Türkiye ise, son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan ekonomi kaynaklı kargaşayı dikkatle izleyerek bu durumu hafızasına kaydetti.
Türkiye’de en çok da askerlerin bu durumu gözlemlediğini sanıyorum. Genelkurmay’ın Milli Güvenlik Akademileri için hazırladığı ‘Ulusal Güvenlik’le ilgili kitaplarda, ekonomisi iyi olmayan ülkelerde yüksek askeri harcamaların ‘Milli Güvenlik’ kavramını zayıflattığı boşuna mı yazmaktadır?
Yine bu kitaplardaki ölçütlere göre Türkiye’nin Milli Güvenlik kavramını yeniden tarif etmesi gerekebilir, tarif etmelidir de…
Öyle bir durumda çevrenin önceliğinde, ormanın ve tarımın bir bütün olarak büyük bir yer tutacağını tahmin etmek zor olmaz.
Her yıl Kıbrıs adası kadar toprak yitirmeyi, bu yitirişe karşı tepkisiz kalmayı ancak ‘ölü milletler’ kabul edebilir…
Türkiye gibi bilinç sağlığına sahip bir ülke,mutlaka en kısa sürede tarımı önceliklerine alacaktır…
Hem de ‘hayati öneme’ haiz olarak…
Popularity: 8% [?]

Son Yorumlar