Bir heves miydi sürdürülebilir kalkınma?
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
26 Mayıs 2004
Doğru olan ne? Soruna bir bütün olarak bakabilmek mi?
Bir yere bakarken, başka yerleri, bakılmayan yanları da görebilmek. Bir tarafa yapılacak bir uygulamanın, başka taraflardaki etkisini tahmin edebilmek… Ona göre önlemler alabilmek.
Türkiye’de doğal kaynaklara ilişkin uygulamalarda hep ihmal edildi bu önemli özellik. Düşünülmeden yapılan uygulamalar, bir süre sonra büyük zararlar vermeye başladı.
Toprağın kimyasal gübre ile güçlendirilmesi, o kadar ölçüsüz yürüdü ki, sonuçta, aşırı gübre kullanımından ötürü, toprak mikroorganizmalarının yok olması sonucu toprak ‘kanserli’ oldu.
Tarımsal ilaçlar da öyle…
1988′de Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’yla, biraz da ileri ülkelerde çok gündemde olduğu için ’sürdürülebilir kalkınma’ kavramı girdi dilimize. Kısaca, yerkürenin fiziksel imkanlarıyla kalkınma ve sanayileşmenin bağdaştırılması olarak düşünüldü. Kaynak israfını önlemeyi hedefleyen bir konseptti.
Kaynağı, ‘tekrar yerine koyabilme hızından daha hızlı tüketmemek’ bu işin sırrıydı.
Geçen yıllar, sürdürülebilir kalkınma bir yana, ‘kalkınma’ kavramını unutturdu. Hayatta kalmaya çalışan ağır hasta gibi, yaşamsal emareler bile sevindirdi ekonomimizi.
Temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan ekonomilerin dünyanın geleceği için öncelikli kaygılar taşıması beklenemezdi. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma motifinin gözardı edilmesini hüzünle izledik.
Çevrenin; bitkisel üretim, hayvansal üretim, ormancılık, su ürünleri ve kırsal sanayi ile birlikte ele alınması mecburiyeti, çevresel konuların öneminden, önceliğinden ve yapısından kaynaklanıyordu.
Bu nedenle tarım, orman ve çevrenin tek bakanlık olarak düşünülmesi yaşamsal derecede önemliydi.
Ayrıca, idari yapılanmanın mutlaka havza esasına göre yapılması gerekiyordu. Türkiye 26 yağış havzasına Konya ve Van gibi iki kapalı havzanın eklenmesiyle 28 büyük vilayet (ya da bölge) olarak yeniden düzenlenmeliydi.
Bu, yerel, bölgesel ve ülkesel bazda bir çevre yönetimi sağlayacağı gibi, global düzeyde de çevre açısından dünya ile entegrasyonu gerçekleştirecekti.
1988′den bu güne dek, tüm kalkınma planları; çevre, tarım, orman bilimsel çalışmaları ve uluslararası yönlendirmeler bu amaca yönelikti.
Ne yazık ki, hükümetler bu konuda ciddi, uygulanabilir, bilimsel bir strateji geliştiremediler.
Oysa ki, mesela on yıl önce yedinci beş yıllık kalkınma planı için özel ihtisas komisyonu raporu (1994) ne güzel çizmişti yöntemi:
‘Türkiye’de birinci dercede öncelikli hedef, yeni teknolojiler ve eğitimli çiftciler eliyle toprakların daha verimli kullanılmasının sağlanması olmalıdır. Az toprak kullanarak çok ürün almak sürdürülebilir kalkınmanın gereğidir. Nehir ve göllerin kalitesini bozan, yiyecek ve suları kirleten kimyasal gübrelerin ve zararlıları öldürücü ilaçların aşırı kullanımından sakınmak gerekir. Kuraklığı, erozyonu ve tuzlanmayı önlemek için modern sulama tekniklerinin uygulanması ve suyun daha dikkatli kullanılması şarttır.’
Yine aynı raporda harika bir tespit var. Türkiye’de çevre yönetiminin başarısızlığını, hazırlanan plan ve politikaların uygulamaya aktarılmamasına bağlıyor.
…Dünya, çevreyi önemsiyor.
1984 OECD Çevre Komitesi yaklaşımından, 1992 Rio Konferansı kararlarına kadar… Dünya için çevre öncelikli…
Ne yazık ki bizim öyle bir önceliğimiz yok.
‘Cumhurbaşkanlığı’ndan ‘Hükümet’e ‘Genelkurmay’dan ‘Rektör’lere, ‘Sivil Toplum Örgütleri’nden ‘Medya’ya kadar geniş bir yelpazeyi dikkate alarak söylüyorum;
Bizim ‘çevre’ diye bir sorunumuz yok.
Çevre konusunu tartışanlara rastladınız mı?
Prof. Dr. Ömer Dinçer’in yönetiminde hazırlanan ‘Kamu Yönetiminin Yeniden Yapılanması’na çeşitli tepkiler oldu. Çevre, orada da sahipsiz kaldı. Bir tek TESEV, tasarıya havza yönetimi ile ilgili olabilecek çevre ile ilgili eleştiriler getirdi.
Aslında Türkiye’nin temel meselesi bu…
Tarım ve ormanla sıkı sıkıya ilişkilendirilen çevre…
Ne yazık ki toplumsal bilincimizde bu konuda yaprak kımıldamıyor.
Popularity: 7% [?]

Son Yorumlar