Bir Anayasa Mahkemesi üyesi bana dedi ki…
Star Gazetesi Yazıları
Bu yazıyı yazdır
31 Temmuz 2005
Belki gençliğin verdiği pervasızlık, belki yoksulluğun hırpaladığı geçmiş, belki de sınıf atlamanın sevinciyle… Üye seçildiği anlaşılınca, ilk sözü şu oldu yıllar önce: ‘Bakanları ve başbakanları yargılayacağım!’
Öyle dedi, taslak halindeki bir romanın kahramanı…
Şimdi o hayali ülkede daha sık yargılanıyor bakanlar, başbakanlar.
O yüzden, insanların hayatını etkileyecek görevlere getirileceklerin; hayat felsefesi, uygarlık bilinci, hikmet ve kemal noktalarında, belli bir derinlik taşımaları gerektiği düşünülmeli…
İnsanların geleceğini etkileyen kararların verildiği görevler neler?
Siyasetin karar vericileri konumunda olanlar, (asker veya sivil) yürütme erkinde görevlendirilenler ve yüksek yargı olarak anılan mahkemelerin üyeliklerine getirilenler…
Bir bakıma bilge olmak durumundalar.
Bilgelik nedir?
İyi, geniş ve derin bilgi sahibi olmayı, bilgelik diye nitelendiriyor sözlükler. Daha da somutlaştırmak için, tarihe dönerek, Dedem Korkut kıvamında olmak diye düşünülebilir…
Seçilenler ve atananlar… Her zaman bu ölçüye göre ve kılı kırk yararak seçilseler/atansalar…
Çünkü, hakeden de var bu onuru, haketmeyen de…
Makama hakim olanlar da var, makamın hakim oldukları da…
Bilge olmak ne demek?
Söz, karar ve davranışların, kısaca hamlık olarak adlandırılan olumsuzluktan uzak olması, bilgeliğe yakıştırılan bir tavır.
Toplumun her kesimi, bir şark çıbanı gibi, izi geçmeyen yaralar taşıyabilir.
Bazı bakanlar, başbakanlar, bürokratlar, iş adamları, zamanında bilge olabilseler; bugün yaşadıkları üzücü sahneleri yaşamazlardı, diyesi geliyor insanın.
Öte yandan, onları yargılayacak konumda olanlardan bazıları, bundan haz duyuyorsa; keşke bunu hayatlarının amacı gibi görmese, bilge olmayı becerebilselerdi, diye iç geçiriyorsunuz…
Eskiler, ölümü hatırlamak için, sık sık kabir ziyaretini tavsiye ederlerdi.
Devleti yönetmek için de, eksiğimiz o…
Hem, kendi içimize dönüp oradaki siyasi ölüleri görmeliyiz; ki onların adı gurur, kibir ve hep öyle kalacağını zanneden sonsuzluk duygusudur.
Hem de mezarlıklara gidip, somut olarak dış dünyanın ölülerini görmek; onların hayatlarını, varlıklarını, güçlerini, erklerini fikretmek gerek.
Ne soylu bir söyleyişi var Sevgili Yunusumuz’un, şöyle:
Bunlar bir vakt begler idi / Kapıcılar korlar idi / Gel şimdi gör, bilmeyesin / Beg kangıdır, ya kulları…
Sahi, çok kullandığımız bir tabir var, devlet adamı diye.
Devlet adamı nedir, hiç düşündük mü?
‘Hayatın, sen ne verdiysen odur!..’
1963 Nobeli verilen, geçtiğimiz yüzyılın başında, 1900’de İzmir’de doğan, Yunanistan’a göçen şair Yorgo Seferis’in bir şiirinden, Yazın En Uzun Günü’nden alınan bir mısra bu başlık.
Bildiğimiz bir çok kelam-ı kibar’ı çağrıştırıyor, değil mi?
Ritsos, Kavafis, Seferis, Temelis gibi çağdaş Yunan şairlerinin, Fuzuli’den günümüze kadar geniş bir yelpazedeki Türk şairleriyle, duygu ve söylem benzerliği üzerinde düşünüyorum.
Şaşırtıcı bir sonuç, öylesine büyük benzerlikler var ki…
Şairin adını vermeden şiiri dostlarıma okuyorum, bu şiir kimin, diye soruyorum. Şiir bilgisine güvendiğim dostlar, Ritsos’un şiirini Sezai Karakoç’a, Seferis’in şiirini Fuzuli’ye mal ediveriyor.
İki açıdan güzel.
Benzer coğrafyalarda, benzer kültürlerde yaşamış olmanın oluşturduğu ortak payda birinci özellik.
İkincisi de, insanlığın ortak değerleri, bütün yıl ve yerlerde, tüm insanlar için ortak alan oluşturuyor. Bu da, başını alıp giden dünyada, nefes alınacak bir ada’ya dönüşüyor, kalabalıklara katışmayanlar için.
‘Artık, sessizlik bile senin değil’ derken, sanki günümüz dünyasını anlatıyor Seferis…
Popularity: 8% [?]

Son Yorumlar