Beyin ölümü gerçekleşti
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
8 Ağustos 2008
30 Temmuz, saat 17 suları, Anayasa Mahkemesi’nin önünden geçtim.
Bir dostumla, biraz ileride bir ofiste randevum vardı.
Bir yurtdışı yolculuğa hazırlık babında, bazı pasaport bilgilerimi aktarmam gerekiyordu.
Mahkemenin önü çok kalabalıktı.
Naklen yayın araçları, mikrofonlar, kameralar, muhabirler, kablolar, kablolar…
Meğerse, mahkeme, AK Parti hakkındaki kararını açıklayacakmış.
Biraz sonra açıkladı da, otomobilin radyosundan dinledim.
Hepinizin bildiği karar…
Kim bilir, belki de mahkemeyi yönlendiren, ne olduğu çok zor tahmin edilen irade, öyle uygun görmüştür.
Ne için?
Gelecekteki menfaatler için…
İsterseniz baştan alalım…
AK Parti’nin kuruluş macerasından başlayalım…
Bunca insan başka bir partideydi önceleri, Refah-Fazilet çizgisinde yürüyordu.
Daha sonraları, ikili sohbetlerde, hep şu yargıyı duyacağım olaylar zinciri gelişti:
“Vakta ki, Anayasa Mahkemesi bu partileri kapattı, en zayıf zamanında, önceleri toz kondurmadıkları, kameraların karşısında elini öperek, bir bakıma biat ettikleri liderlerini, üstelik de darbe yemiş bir biçimdeyken; yaralıyken, yüzüstü bırakarak, kaçtılar.” Bu yargının, aşırıya kaçsa da, içinde bazı gerçekleri barındırdığı da aşikardır.
Erbakan’ın temsil ettiği çizginin dışına taşarak, kendi partilerini kurdular.
Bu aşamaların tümünde, yani parti örgütlenmesi ve sonrasında, milletvekili ve belediye seçimlerinde, sadece genel başkan ve yakın çevresinin “tek seçici” olması bile, bir sürü bahaneyle birlikte,hoş karşılanabildi.
Bir partinin kuruluş aşamasının hassasiyetleri dikkate alınıyordu hep.
Bazılarına göre de sorun burada başlıyor işte…
Bir parti, ya ona gönül verenlere ait olur, ya da birkaç kişinin “babasının malı” sayılır.
Türkiye’deki sıkıntı, partilerin, genel başkan ve ekibine ait bir mal sayılmasından başlıyor.
Böyle düşünenler de var…
Bunlar çok ağır ifadeler, biliyorum.
Ne yazık ki, durumu anlatmak için, başka kelimelerin, daha yumuşak ifadelerin kullanıldığı bir imkana sahip değiliz.
Ayrıca, hemen hemen tüm partileri kapsayan bir ifade olması, bunun, Türkiye’nin çok önemli bir sorunu olarak algılanmasını sağlıyor.
Bizlerin, olup bitenlere alışık olmamız, hiçbir tepki vermememiz, uygulamanın çağdaş olduğu anlamına gelmez.
Etik olduğunu da ispatlamaz.
Hatta, şöyle düşünmemizi de sağlayabilir…
Hukukçu Kazım Berzeg’in, 17 Şubat 2008 tarihli Zaman Gazetesi’nde yayınlanan yazısı, ezber bozmakla birlikte, bir gerçeği de göz önüne seriyor.
Yazının başlığı, meramını anlatmak için yeterli…
“Köklü Demokrasilerde Anayasa Mahkemesi Neden Yok?”
Ezcümle, Anayasa Mahkemesi’nin müessese olarak iki nazi kalıntısı, bir de faşist eskisi ülkede var olduğundan sözediyor: Almanya, Avusturya ve İtalya’da…
Diğer tüm ülkelerde, yeri geldiğinde, normal mahkemelerin, Anayasa Mahkemesi yetkisi ile güçlendirildiğini, ama, genellikle yasamanın verdiği siyasal karara saygı gösterdiğini, altını çizerek vurgulamaktadır.
Bizde, Anayasa Mahkemesi’nin kaldırılmasını, imkanlarının da “İnsan Hakları Mahkemesi”ne dönüştürülmesini savunmaktadır.
Ne dersiniz, olabilir mi?
Olabilirliği üzerine kafa yoralım, olur mu?
Şöyle bir olasılık da düşünelim: Farzedelim ki; AK Parti ile ilgili kararın verileceği gün, bir üye oturuma katılamayacak derecede hastalandı, acilen hastahaneye kaldırıldı…
Mahkeme Başkanı’nın bu konuda yapacağı herhangi bir atraksiyon da kalmadı, mesela…
Mecburen, yedek üyelerden, sırası gelen, bu karar oturumuna girecek…
Onun da kanaati, farzedelim ki, AK Parti’nin kapatılması doğrultusunda olsun.
Bir adam hasta oldu diye, %47 oy almış bir parti kapatılacak mıydı?
Evet, kapatılacaktı.
Bu kadar basit.
Bu ekstrem örneği, ama olabilirliği yüksek bir ihtimal olan örneği, işin vehametini tam olarak anlatabilmek için veriyorum.
Bir kişinin hastalanması, bir ülkenin kaderini değiştirebiliyorsa, o ülkenin, o konu hakkında yeniden düşünmesi gerekmez mi?
Anayasa Mahkemesi’nin, 30 Temmuz günü, Başkanı’nın bir gösteri biçiminde topluma duyurduğu kararı, aslında, demokrasimizin beyin ölümünün gerçekleştiğinin ilanından başka bir şey değildir.
Onbir kişi oturup konuşacak, verecekleri karar geleceğimizi şekillendirecek.
Bir zamanlar, bizim gençliğimizde, sanırım Ankara’da bir futbol klübü vardı: Onbirateş…
Bunlar da öyle, 11 Türkiye, 11 kılıç, 11 atom bombası…
Anayasa Mahkemesi, sadece bir konuyu açıkladı aslında…
Ülkemizde, demokrasinin beyin ölümü gerçekleşmiştir.
Zaten zar zor yürüyen demokrasinin, ölümü anlamına gelmektedir son olay.
Sanki bir oyun…
Son parti kapatma davasında, en sağlam muhalefet şerhini, üstelik de bu ülkede yayınlanan en uç kitaplara atıflar yaparak veren Sacit Adalı, birdenbire başka role soyunmuş…
Üstelik de Sacit Bey’i telefonla arayarak, o muhalefet şerhi için, tarihe geçecek belge nitelemesiyle, tebrik etmiştim…
Şimdi, bazı gazeteciler, mahkeme üyelerinin ve yakınlarının, mal varlığının araştırılmasını öneriyor.
Ölen nedir sizce?
Hukuk mu?
Allah rahmet eylesin.
Popularity: 18% [?]

Son Yorumlar