Şiir sever yazarların bu ayda hiç sektirmediği bir giriş vardır. Nobel ödüllü şair T.S. Eliot’ın Çorak Ülke şiiri ile yazıya başlamak. ‘Ayların en zalimidir nisan’ sözü, ilaç gibidir. Biraz daha meraklılar, ikinci dizeyi de kondurur. Nisanın niye zalim olduğunu açıklar: ‘leylaklar açtırır ölü topraktan’.
Oysa ki, Çorak Ülke, ortalama şiir okurunu zorlayarak sürer.
Çünkü, T.S. Eliot’ın kendisi farklı ve zor bir insandır.
İlginçtir, ABD’de doğduğu halde İngiltere’yi tercih etmiştir. T.E. Hulme ve Ezra Pound ile birlikte, doruktaki Victoria Devri romantik şiir geleneğini, devrimci bir tavırla sarsmıştır.
Katolik Hıristiyan geleneğine bağlıdır.
‘Gelenek ve Bireysel Yeti’ adlı eleştirisi, yepyeni bir bakış açısı getirir.
Şu söz onundur: ‘Hiçbir şairin, hiçbir sanatçının tek başına bir anlamı yoktur. Onun anlamı, değerlendirilmesi, ölmüş şair ve sanatçılarla olan bağının değerlendirilmesidir.’
Tarih konusundaki görüşleri, bizim Naima ile benzerlikler gösterir. Naima’nın tarihi anlatan sözleri ile Eliot’ın şu sözü çakışır: ‘Tarih duygusu da, geçmişin geçmişliğinden başka, şimdiliğinin de kavranmasını gerektirir.’
Bana en ilginç geleni, geleneğe bir miras gibi sahip olunamayacağı, ancak, büyük bir çabayla elde edilmesi gerektiğine dair sözüdür. Bizim gibi, büyük bir tarih mirası üzerinde oturan, onu anlamak için çaba göstermeyenler açısından önemlidir.
Ben bunları düşünürken, Atilla Koç’un şiir ile romanı karşılaştıran, dengeyi de roman yönünde değiştiren konuşması yayınlandı. Atilla Koç’un kim olduğunu biliyorsunuz. Yanında turizmi de taşımak zorunda olan yeni Kültür Bakanımız.
Atilla Koç’u ne zaman tanıdım?
1972’de. Çok sıcak bir gündü. Nabi Avcı, Ahmet Kot ve Ben, Başbakanlık ile İçişleri Bakanlığı arasındaki taşlığı, yanarak geçtik. İçişleri Bakanlığı’nda, Atilla Koç’un danışman odasında, çok samimi bir sohbetle kendimize geldik.
Yeni milletvekili seçildiğinde de, tanıştığımız gündeki isimlere yeni dostların eklenmesiyle, çok tad aldığım uzun bir sohbette, idaredeki deneyiminin, yürütmeye yansıması gerektiği temennimi söyledim.
Atilla Koç bakan oldu nice sonra.
Gazetelerin topluma sunduğu resim, tanıdığımız birisi değildi.
Atilla Koç’u niye böyle algıladıklarına, o imajla topluma tanıttıklarına şaşıyorum doğrusu. Çünkü o öyle birisi değil. Yani, hayata karşı uyuklayan bir geçmişten gelmiyor.
Aksine, hayata karşı diri duran, sorgulayan, anlamaya çalışan bir geleneğin sürdürücüsü.
Bizde roman neden gecikti?
Kemal Tahir’e bakarsanız, geleceği biçimlendirmeyi uygun görmediğimizden. Ancak, klasik şiirimizde mesnevi biçimini romanla ilişkilendirenler de var. Bakanlık müsteşarı Prof.Dr. Mustafa İsen’in alanına giren konudur.
Bizim, her dem taze, yaşayan, insanı anlamaya çalışan, onun belki de milyar yıllık macerasını, acısını, sevincini bize hissettiren; olağanüstü güzellikte, yaramızın ilacı, yüzyılların mirası bir şiirimiz var.
Şaman şiiri de, divan şiiri de, halk şiiri de… Manilerden türkülere, ninnilerden ağıtlara, bozlaklara kadar insanın yüreğini köze süren bir güzellikler deryası…
Onun için, Eliot’ın ‘en zalim ayı, nisan’ı, unutuyorum.
Defterimi açıyorum, bir güzel Yunus gülümsüyor, bilgece. Anadolu’nun, bu mevsimde hayranı olduğumuz, her rengin en güzeli çiçeklerinin, rüzgarda dalgalandığı dağında taşında sarı çiçeklerle söyleşmede…
O soruyor, çiçek cevaplıyor.
Dünyayı ve insanları unutuyorum.
Kendimle baş başa..
Kalbim, ey divane! diyerek.
Size de öneririm: Lütfen, şiir okuyun!
Hemen şimdi!
Hem dostlarınıza, hem de bana yazın okuduklarınızı; paylaşalım söz uygarlığımızı…
Popularity: 16% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Son Yorumlar