Aşkile…
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
4 Kasım 2004
Yapılan her işin olağan bir seyri var. Bir de o işi yapanın yüreğinin de katıldığı apayrı bir biçimi. Bir bakıma yükselme, şahlanma noktası gibi bir şey. Aynı alet ve edavat kullanılsa da sonuç itibariyle iki işi birbirinden ayıran önemli farklılıklar oluşuyor. Farkı oluşturan ne?..
Her alanda yapılan işi farklı kılan tek şey var: Yürek… O işi yaparken yüreğe dayanmak, yüreğini ortaya koymak…
Yüreğin işi sevmek, sevince de ‘aşkile’, ‘şevkile’ yapmak…
Hedef olmayınca, bunca çaba ‘bir kuruca emek’ olmuyor mu?
Söze baştan başlayalım: Yunus’tan… ‘Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer’ diyor.
Yeryüzünde söylenmiş güzel sözleri, iyi şiirleri düşünelim. Bir de sadece söz yumağı olanları… İkisi arasındaki büyülü kelimedir ‘aşkile…’.
Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin bir devlet gibi kurup yücelttikleri şiir imparatorluklarını, bir imparatorluk gibi özenle söyledikleri şiirlerini düşünelim. O da aşkile, öteki de…
Asıl söylemek istediğim şu: İki şeyin ayırımını çok iyi yapmalıdır bu ülke; düz adamla aşk adamını, amacı olan adamla günü gün edeni, aşkından yananla dünya yansa umurunda olmayanı, bir iz bırakmak isteyenle hiçbir şeyin farkında olmayanı iyi ayırd edebilmeli, seçimini ve tercihini ona göre yapmalıdır.
Siyasete bakıyorsunuz, aşkı olmayan siyasetçi, içinde bir yanardağ taşımadığı için bu ülke insanını dert edecek yerde kendi ‘ego’sunu dert ediyorsa, kendisi için dertleniyorsa, bir süre sonra yok oluyor, kayboluyor, unutuluyor. İçinde aşk taşıyan adamlar, kısa bir süre siyaset yapsa da taşa yazılmış anıt yazılar gibi yüzyılların unutturucu etkilerine rağmen varlıklarını sürdürüyorlar. Hem de gönüllerde… Neden derseniz, aşküzre olduklarından, aşkile yürüdüklerinden derim.
Bilim adamları öyle değil mi? Bilimin insanlarca algılandığı ilk günden bugüne kadar, insanlığın büyük bir mutlulukla hatırladığı her bilim olayı, gönlünde ‘aşk’ vurgusu taşıyan ve yaşadıkları hayatın sınırlarını, insanlığın sınırıyla birleştirebilme bilgeliğini gösteren aşk adamları sayesinde değil mi?
Ülke insanına ‘hizmetkarlık’la görevli kamu çalışanları, insanımızın hayatını kolaylaştırıcı, onları mutlu kılıcı olmak zorunda değil mi? Elbette ki öyle. Ne yazık ki, son birkaç yıldan beri üst düzey kamu çalışanı olmak, üst düzey yargı mensubu olmak, üst düzey… her şey olmak, sadece o insanın kişisel mutluluğunu amaçlar olmakla eşit oldu ne yazık ki? Bunlar, sadece o insanların suçu değil belki… Öylesine karamsar bir ortam var ki, gelecek endişesi insanları kendi kabuğunun içine hapsediyor. Neden? Ülkenin altyapısının aşksızlığından..
Bu ortamı oluşturmak kimin elinde?
Halk ile yönetim arasında birbirini doğuran bir ilişki var. ‘Aşkile’ yürüyen ahali, ‘aşkile’ yürüyecek yönetimi seçerken, bu yönetim de kendi ahalisine ‘aşkile’ hizmet edecek ‘adamları’ seçecek kamu görevine… Böylece birbirinden çıkan ve bir diğerine ulaşan kaynaklar olarak yönetici /yönetilen denklemi ‘aşküzre’ kurulacak.
Bu ülke uzun yıllarını heba etti.
Gereksiz tartışmalar ve uydurma gündemler, yöneten/yönetilen herkesi meşgul etti boş yere. Biz dururken, etrafımızda akıp giden dünyayı fark edemedik. Başka ülkeler, böyle saçma sapan saplantılar yerine, kendi vatandaşlarının mutluluğunu hedefleyen projelere kafa yordular, çalışıp çırpındılar ve bugün bize göre daha iyi bir yere ulaştılar.
Bu ülkenin, büyük hedefleri olmalı insanının mutluluğuna yönelik. Başkaları bir çalışırsa, bu ülke insanı beş çalışmalı ve geleceğini yeniden inşa etmeli. Çünkü; zaman kaybı çok büyük…
Bütün bunlar siyasetin işi olmalı. Bu problemi siyaset çözmeli ve bu iş için çok fazla zaman olmadığı da ortadadır.
Boşa geçirilecek bir saniyesi yoktur siyasetin.
Her şeye hemen başlanmalı ve bu ülkenin geleceği üretim ve verim temeline göre yeniden kurulmalıdır.
Bu zor görev, bu nice yıllar alacak çaba, bu ‘büyük dava’ bir sürü ufak hasabı buruşturup çöpe atarak, ama ülkemiz insanının mutluluğunu ve geleceğini temel amaç olarak ortaya koyarak yürütebilir, sonuçlandırabilir. Ne ile?
Tabi ki ‘aşkile’…
Popularity: 6% [?]
Bu Konu İle İlgili Yazılar
- No related posts

Son Yorumlar