Troy filminden de hatırlayacaksınız.. Hektor’u öldürüp, cesedini arabasına bağlayarak sürükleyen Aşil’den söz ediyorum. Homeros’un Odysseia adlı destanında ‘Ayağıtez Akhilleus’ olarak geçen Aşil’e silah işlemiyor, sadece topuğundaki bir noktadan öldürülebilir.

İşte, ‘Aşil’in topuğundaki zayıf nokta’ sözü, bu hasasiyeti anlatmakta kullanılıyor.
Türkiye’nin AB’ye üye -ya da aday- ülkelere oranla üstün yanları var. Dinamizmi, övgüye değer, (yeteri kadar eğitimli olmasa da) genç nüfusu bir avantaj, iyi değerlendirilmese de büyük bir tarımsal potansiyele sahip; kendine özgü kültür birikimi, uygarlık anlayışı, devlet geleneği var. Hasılı, özellikleri olan bir ülke. AB’ya renk getireceği de kuşkusuz.

Bizans’ı, Yunan medeniyeti üzerine Roma devlet düzeni ve Hristiyan dininin bileşimi olarak tarif ediyor tarihçiler. Biz, Doğu Roma nitelemesiyle, ‘batı’ya karşı bir ‘doğu’ muhabbetine büründürsek de,Avrupa’nın kendini algılayışı, Bizans’ın devamı olmaya daha yatkın. Prof. İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı’ya ikinci Roma dersek ve Cumhuriyeti, Avrupa’ya yakınlaşma olarak düşünürsek, AB’ye girmemizi daha soğukkanlı olarak değerlendirmemiz mümkün.

Aslında, işin bu yönüyle Avrupa’nın da, Türkiye’nin de kafası haylice karışık. Hangi taşın nereye konulacağı pek fazla bilinmiyor.

Biz, şimdi işin sadece tarım boyutuna bakalım.

Türkiye tarımının AB karşısındaki konumu,bir bakıma Aşil’in topuğundaki zayıf nokta gibi. Bu zafiyet, en önce orayı tahkim etmeyi gerektirecek boyutta.

Tarımın tahkimine nerden başlamak gerekir?

1960’lara kadar tarımsal dışalımcı olan AB ülkelerinin, günümüzde stok fazlaları oluşturacak bir tarımsal gelişmeyi yakalamalarının yolunu izleyerek, tarımı tahkim etmemiz gerekebilir.

Yani,önce optimum işletme büyüklüğüne ulaşacak yasal, ekonomik ve idari tedbirleri alıp, en kısa sürede uygulanmaya başlamalıyız. Optimum olmayan işletme, hiçbir zaman teknolojiden yararlanamaz, bunu biliyoruz.

İkinci olarak,tarımı bir ‘mecburiyet meşgalesi’olmaktan çıkarıp, ekonomik bir faaliyete dönüştürmeliyiz. Ölümü bekleyen yaşlılarla dolu köyleri; eğitimli, bilgili, çiftçiliği meslek olarak benmisemiş gençlerle, onların işletmeleri ile doldurmalıyız. Tarım öylesine tatmin edici bir iş olmalı ki,kimse tarımı, devlet kapısında işçiliğe ve odacılığa tercih edememeli. Tarım ikinci iş değil, esas iş olmalı.

Ayrıca,kırsal sanayi konusu,bitkisel ve hayvansal tarımın açılımında büyük bir öneme sahip. Bir şeyi ham satarsanız, zor, ucuz ve işleme sırasındaki istihdamdan vazgeçerek satarsınız. Bunlar çok önemli.

Türkiye, erozyon konusunu gerektiği kadar algılayamıyor. Ne kadar hayati öneme haiz olduğunun farkında değil. Erozyonun yok ettiği toprak tabakasının ‘kaç bin yıl’da oluştuğunun bilincinde de değil. Bu toprağın eğimli alanlarda yok olmaması için daimi örtü altında olması şartı var. Orman ağaçlandırma faaliyeti, beraberinde yoksulluğu da getiriyor. Halbuki meyve ormanları kurulması, hem erozyonu önleyecek, hem de orman köylüsüne geçim kaynağı olacak. Daha da önemlisi, yakılmayacak ve kesilmeyecek meyve ormanı, millet ile devleti karşı karşıya getirmeyecek.

Gıda konusuna gelince,her yönüyle ayrı bir dert. Her şeyden önce, bu nüfusun dünya standardında beslenebilmesi için gıda üretimine sahip değiliz. İkinci olarak, toprağımızdan başlayarak gıda ile ilgili her şeyimizi hor kullandığımızdan, elde ettiğimiz ürünlerin sağlıksızlık derecesini kestiremeyecek kadar zehirlemişiz. Bu ciddi sorunu da aşmalıyız.

Tarım, orman, çevre ve gıda…

Aşil’in topuğundaki zayıf nokta bu.

Düzeltmek imkansız mı?

Değil, ama hemen başlamak koşuluyla. Akif’in dediği gibi: ‘Yarından yakın’ bir zamanda başlamak şartıyla.

Çünkü,canlı olanla uğraşmak zaman alır, bu bir; bizi bizden başkası düzeltemez, iki; yoksul ülkenin sözü de değersiz olur, üç…

NOT: Çevre bilincinin oluşmasında, TEMA VAKFI’nın önemi çok büyük. ‘Önce insan! Ama çevresiyle’ başlıklı yazım, devletin, STÖ’lere önderlik etmesi ile ilgili bir uyarıydı. TEMA VAKFI Genel Müdürü Ümit Y. Gürses’in bu konudaki e-maili için teşekkürler.

Popularity: 8% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar