Çok hoş bir hikaye var. Yaşanmış bir olay. Köyünden hiç çıkmamış birisi, hacca gidiyor. Birdenbire değişik insanlar, değişik milletler, değişik ülkeler… Şaşırıyor. Dönüşünde soruyorlar, neler gördün diye.. ‘Bu Araplar’a akıl ermiyor’ diyor. ‘Ezan okuyorlar Türkçe, namaz kılarken Türkçe, konuşmaya başlayınca Araplar Türkçe’yi şaşırıyor!’ diyor.

İnsanın da,yönetimlerin de gelip tıkandığı nokta,yerelliği aşamamak, yaşadığı dünyadan habersiz olmak: Müthiş bir çelişki bu… Bir yandan birey olarak kişisel iradeniz ya da yönetim olarak toplumsal iradeniz var.. Çok şey yapabilmeye iktidarınız var.. Ancak içinizde vizyon oluşturacak her şey yerelliğin sınırları içinde.

Biraz açalım isterseniz.. 

Diyelim ki bir bakanlığı yönetme görevi veriliyor size.. Gelecekle ilgili bir programınız olduğu için mi? Ya da o konuda bilginiz var diye mi? Hayır! Daha basit nedenlerle. Hükümeti kuran iradeyle yakınlık gibi gerekçelerle. Bu ilk olumsuzluk…

Siz ne yapıyorsunuz? Ya, hısım-akraba, eş-dost-tanıdık gibi adamları görevlendiriyorsunuz. Ehil olsun-olmasın, farketmez. Biraz daha abartırsanız,tüm bakanlıktaki üst görevleri bir ilden, hatta bir ilçeden hemşehrilerinizle doldurmanız mümkün. Ya da, daha önce çalıştığınız yerlerdeki tanıdıklarınızı getiriyorsunuz üst görevlere.. Uyum adına.. Bu da ikinci olumsuzluk…

Ama onlar da, sizin görev aldığınız bakanlıktaki işler konusunda bir bilgiye sahip değiller.. Olsun… Önemli olan birlikte çalışırken sorun çıkarmamaları değil mi?

Sonra ne oluyor? Siz işi yönetip yönlendireceğinize, iş sizi yönetiyor. Uyanık birkaç ‘bilgiç’ bürokratın, ‘az olan bilgilerini’ cilalı sözlerle çok satabilen insanların oyuncağı oluyorsunuz. Yanlış şeyler yapıyorsunuz.. O yanlışları da savunma çabası içinde oluyorsunuz. Bu da üçüncü olumsuzluk…

Biraz zaman geçiyor.. Yanlışlarınızı doğru gösteren ‘hatır’ bitiyor. Size verilen zaman tükeniyor. Geriye dönüp bakıyorsunuz. Uçsuz bucaksız bir ‘bozkır’. Yani geldiğiniz gibi gidiyorsunuz.. Bomboş, ziyanda ve ‘artı’sız…

Sizi güzel gösteren ayna kırılıyor. İllüzyon bitiyor. Hayatın en gerçek ve kaba yanı, bulutlarda gezinen masal dünyasını yıkıyor.. Kendi gerçeğinizle başbaşa kalıyorsunuz.

Bu tesbit, daha çok geçmiş iktidarlar için…

Benim teklifim şu: Yetkili olanlar, yetkileri bitmeden kendi içlerinde bir özeleştiri yapıp yanlıştan dönmeli, gerçeklerle hesaplaşma cesaretini göstermelidirler. Çünkü, yetkileri bittikten sonra yapacakları değerlendirme, bir çocuğun kırılan oyuncağı için yaktığı ağıttan farksız olacaktır.

Yerellik, bir renk olarak hoşumuza gitse de; bir ülkeyi yerellikle yönetmenin mümkün olmadığını bilmek gerekir. Bir köye gidersiniz köylüler size bir meyve ikram ederler. Ancak onu dünyanın en lezzetli meyvesi zannederek.. Ya da köylerindeki pınarın suyunu dünyanın en soğuk suyu sanarak..

Dünyayı anlamadan, bilmeden, tarih felsefesine sahip olmadan gelecekle ilgili plan yapmak mümkün mü? Yöneticilerin öncelikle bunlara sahip olması gerekmiyor mu? Aksi halde, yerelliğe çakılıp kalan irade, acınası değil midir?

İki şeye bakmak yeterli. Osmanlı’nın 600 yıl idare ettiği sınırlar içerisindeki büyüklük ve çeşitliliği ile Amerika’nın kurulduğu günden bugüne dek geçtiği aşamalar. Her ikisinin de birbirine benzerliği, yerelliğe takılıp kalanlara eşsiz bir ders gibidir.

Yerellik, yönetimlerin en büyük belası. Kanser gibi sinsice yayılan, ancak kısa sürede yok eden yapısıyla inanılmaz kötü sonuçlarda tıkanan çıkmaz yol.. İmkansızlık..

Yerelliği aşmak gerek. Yerelliğin takıldığı yer,bütün ölü siyasetlerin atıldığı çöplüktür. Bundan çıkarılacak önemli yönetim dersleri vardır.

Belki de Avrupa Birliği maceramızı en çok da dünyanın bizden olmayan kısmını anlama, algılama ve aynı düzlemde olup, aynı ortak paydaya dahil olma şansı olarak değerlendirmek gerek…

Bu, her şeyden önemli…

Popularity: 9% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar