‘Anlaşılmayan’a ve ‘aranan’a dair…
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
16 Nisan 2006
Aradan geçen zamanın değerli kıldığı şeyler var. Antik şehirler, tarihsel kalıntılar gibi… Bir de zamanın unutturduğu, yılların silgisinin bir çırpıda silip attığı şeyleri okuyoruz tarih kitaplarından, hikayelerden…
İkisinin arasında olanlar da söz konusu.
Bütün bunların dışında, zamanında anlaşılamadığı için, yeterli önem verilmeyen şeyler de var. Hatta, küçümsenen, o günü yaşayanlara, birkaç numara büyük gelen sözler ve düşünceler. Yıllar sonra, gelişen olaylar onların haklılığını ortaya çıkarsa da, uygulama zamanı geçtiğinden, dibine dökülüp buruşan ham meyvalar gibi yararsız oluyorlar.
Keşke anlaşılsalardı deyip, hayıflanmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.
‘Enel Hak!-Ben Tanrıyım-’ dediği için öldürülen Hallac-ı Mansur’un, aslında damlada denizi, yaratılanda yaratanı görmek gibi bir inceliğe işaret ettiği düşünülür. Anlaşılamamasının, hayatına mal olduğu ileri sürülür. ‘Kaba sofu-ham yobaz’lara aykırı gelen sözlerinin, özünde tasavufi bir inceliği barındırdığı biçiminde yorumlanır.
Bir de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinde bir ‘keşfinden’ sözedilir. Yavuz, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin, ‘Taptığınız ayağımın altındadır!’ dediği yeri kazdırır, söylemindeki ironiden, bir altın gömüsüne ulaşır.
İnsanların ortalama idrakini aşan söz ve davranışlar, her zaman tehlikeli olagelmiştir.
Ortalama idraki aşan insanlar için, hayat her zaman zordur, hasılı.
17 Nisan, yani yarın Turgut Özal’ın ölüm yıldönümü.
Yaklaşık on yıl süren bir siyaset uygulaması, her alanda katı kabukların kırılıp, derin bir değişim aksiyonunun hayata geçirilmesiyle sonuçlanmıştır. Saflar öylesine belirginleşmiştir ki, neredeyse, statüko ile değişim arasında bir meydan muharebesinden söz edilebilir.
Zafer değişime ait gibi görünse de, direnen statüko, her zamanki gibi nihai zaferi kazanmakta gecikmemiş, Turgut Özal’ı yok eden değişim karşıtlığı, kısa bir ara verdiği Türkiye’yi yönetme işine, tüm zırhlarını kuşanarak devam etmiştir.
Değişimi ya yok edecek, ya da sulandıracaktır.
‘Benim memurum işini bilir’den, ‘üç koyup beş alma’ya kadar, o günlerde Turgut Özal’i ziyadesiyle yıpratan sözlerin, aslında Süleyman Demirel tarafından söylendiği, ancak Turgut Özal’ın sözlerinin nakli gibi bir edayla söylendiğinden, onun üzerinde kaldığı, çok sonraları açıklanmıştı.
Ya da ‘Artık, federasyonu tartışmalıyız’ sözünün, zannedildiği gibi, Türkiye’yi bölmeye yönelik değil de, aksine, Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması amacıyla söylendiği anlaşıldı, ama iş işten geçti.
Bir yıldız gibi gökyüzünde ‘ağıp, geçti’ Özal.
Geride, aydınlık bir iz bırakarak.
Onu, Yavuz Sultan Selim’e benzetenler olacaktır. Prof. Faruk Sümer’in, Yavuz için söylediği: ‘Onu ne bürokratları anladı, ne askerlerine de oğlu…’ anlamına gelen söz, Turgut Özal için de tekrarlanır.
Onu, II.Abdulhamit’e benzetenler de çıkacaktır. Özellikle, zamanından sonra daha iyi anlaşılması yönünden, bu şablona uyduranlar olacaktır.
Ancak, O Turgut Özal’dır ve ‘nev’i şahsına münhasır’ bir adamdır.
Hem devlette, hem bürokraside, hem siyasette, hem de vatandaşta temel anlayış değişiklikleri yapmıştır.
Yeterli midir? Tabii ki değil. Devamının getirilmesi gereken değişim rüzgarı, bizzat kendi kurduğu parti tarafından ve kendisinin siyasete soktuğu kişilerce, akamete uğratılmıştır. Hem de kendi sağlığında.
Hani Sezar’a maledilen bir söz vardır:
‘Sen de mi Brütüs?’ biçiminde bir hayretten sonra, teslim oluş: ‘Öyleyse, öl Sezar!’
Turgut Özal, tam zamanında öldü aslında.
Ne vaktinden önce, ne de sonra.
Belki de Allah, sevdiği kulunun incinmesine izin vermedi.
Popularity: 7% [?]

Son Yorumlar