Çok ilginç bir ülke olduk.Seneler geçtikçe, dünya ile olan farklılığımız daha çok açığa çıkıyor.

Birkaç örneğe birlikte bakalım mı?

Bakalım, dünyaya göre nasılız?

Önce yargı…

Çağdaş ülkelerde, mahkemeler, bireyin hak ve özgürlüğünü koruyorken, bizde devleti korumak esası üzerine kurulmuştur.

Sonra güvenlik…

Orduların asli görevi, ülke dışından gelecek tehditleri önlemek olduğu halde, dışarıdan bakınca, bizde iç tehditi önlemeye yönelik bir ordu görüntüsü var.

Sonra da sivillerin duruşu…

Sosyal demokratlar ve sola yakın duranlar, tüm dünyada genellikle özgürlüklerden yana olurlar.

Bizde ise, sola yakın duranlar, nedense bireyden çok devleti öncelerler. O yüzden de özgürlükleri kısıtlayıcı konumdadırlar.

Hasılı, farklı bir ülkeyiz.

Hazine müsteşarlarından birisinin, “Bizim ülkemizde, ilk önce özel sektörü özelleştirmek gerekir” dediğini hatırlıyorum.

Devletten nemalanmaya alışmış, KİT görünümlü özel sektör, elbette ki, devletin bir parçası biçimini taşıdı ülkemizde, yıllar yılı.

Hala da, kendi gücünden çok, merkezi veya yerel yönetimlerle olan ilişkiler, özel sektörümüzün başarı derecesini yansıtıyor.

Hasılı, kurumlarımız, çağdaş bir görüntü vermekte zorlandı.

Dünya, süratle değişirken, biz, eski halimizi korumayı ısrarla sürdürdük.

Öyle olunca da, dünyanın gerisine düştük.

Hem milli gelirde, hem yaşama standardında, hem de her alanda (birimden verimden spora, akademik başarıdan insan haklarına kadar) dünya ile yarışta çok gerilerde kaldık.

Üstelik, bütün bunlar olurken, ülkemiz sürekli değer kaybetti.

Tarım ülkesi geçiniyoruz, ama neredeyse tüm tarım ürünlerinde, hem düşük verimliyiz, hem de dış alımcıyız.

Ürettiğimiz, bazan da satamadığımız tarım ürünlerimizi, dünyanın istediği biçimde mamul maddeye çevirip satmayı bile akledememişiz.

Cayır cayır yanan ormanların yanışını seyreden bir devlet yönetme anlayışına sahibiz. Yanan ormanların yerine, dünyanın uygulamakta olduğu meyve ormanları oluşturmaktan haberimiz yok.

Orman ile orman köylüsü, iki düşmana dönüştürülmüş.

Sanayimiz gelişmemiş.

Hizmet sektöründe gerilerdeyiz.

Bilgiyi de yakalayamadık.

Ne tarım, ne sanayi, ne hizmet, ne de bilgi…

Biz neyiz peki?

Türkiye’de etkin olduğundan şüphemiz olmayan kurumlara bir bakalım mı?

Parlamento, bir krallık parlamentosundan bile geri tavırlar sergileyebiliyor, eğer basındaki görüntüler bizi yanıltmıyorsa…

Özgür düşünce çok az gibi.

Parlamenter dostlarımızın yakınmalarından da çıkarıyoruz bunları.

Yasamanın, partileri yönetenlerin bakış açısına ve ölçülerine göre teşekkül ettiğinden şikayet ediliyor.

Yani, halkın tercihine göre oluşmamış.

Yasama görevini yaparken bile, “parti lideri” diye adlandırılan erkin, isteğine göre davranıyor gibi bir görüntüsü var, dışarıya karşı.

Hasılı, “özgür diyebileceğimiz bir ortamda yapılmıyor yasalar”, desek, yalan söylememiş oluruz.

Ya uygulaması?

Uygulamayı bürokrasi yapıyor.

Daha çok askeri bürokrasi ile yargı bürokrasisi hakim görünüyor ülkenin gündemine.

Bürokrasinin sivil kesimi, ayak oyunlarıyla varlığını sürdürebiliyor ancak.

Herşeyin tepetaklak olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Çok mu karamsar bir başlangıç oldu?

Her halde durumu biraz da bu açıdan görmeye çalışmalı; sorumluluk üstlenmiş olanlar, ülkenin kaderi üzerinde söz ve eylemi olanlar…

Aksi halde, herşeyi tozpembe gösteren gözlük düşmez gözlerinden de, her şey yolundaymış sanırlar.

Bir ülkenin gidişatı, en yoksul kesime göre tespit edilmeli. Gelecek te, ona göre, yani yoksulların durumunu iyileştirecek tedbirler öne alınarak planlanmalı.

Böyle olmazsa ne olur?

Yıkılan tüm yönetimler niye yıkıldı sanıyorsunuz tarih boyunca?

Peki, çözüm ne?

Yıllardır yazılıp konuşulan, neredeyse üzerinde ittifak oluşan, ortak payda konumuna gelen konuları, yeniden alt alta yazalım:

1. Çağdaş ve halkın taleplerini yansıtan, kısa ama etkili bir anayasa tez zamanda hazırlanmalı, halkoyuna sunulmalıdır.

Bununla birlikte, tüm yargı sistemi de, çağdaş bir biçimde, yeniden yapılandırılmalıdır.

2. Habire parti kapatan, kapattığı partiler başka isimlerle yeniden açılan Anayasa Mahkemesi, günümüz Türkiye’sinin en çok ihtiyaç duyduğu “İnsan Hakları Mahkemesi”ne dönüştürülmelidir.

3. Tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi, silahlı kuvvetler, sivil otoriteye, yani MSB’na bağlanmalıdır.

4. Türkiye’nin sorunlarını artırmaktan başka işe yaramayan YÖK tasfiye edilmeli, üniversitelerin yönetimi daha çağdaş kurallara bağlanmalıdır.

5. Türkiye, şu anda dünya gündemindeki birinci sorun olan ‘küresel ısınma’nın dört ayağı niteliğindeki “tarım-orman-gıda ve çevre” uygulamalarında başarıyı yakalayabilmek için, idari sistemini 26 yağış havzasına göre yeniden planlamalıdır.

6. En önemli konuyu, bilerek sona bıraktım. Partiler de dahil olmak üzere, demokrasinin tüm unsurlarını, dünyanın anladığı biçimde çağdaş esaslara bağlamalıyız.

Bunların ayrıntıları var kuşkusuz.

Aslında, yukarıya yazdıklarım, bu ülkenin en önemli uygulama önerisi niteliği taşıyan, DPT’nin her beş yılda bir hazırladığı “5 Yıllık Kalkınma Planı”nda, yeniden yeniden yazdığı ana konulardır.

Bir de, siyasal partilerimizin seçimlerden önce, halkla ahitleşme niteliği taşıyan programlarındaki, ortak temalardır.

Bunların uygulanması kuşkusuz, çağdaş bir uygulamayı da beraberinde getirecektir.

Peki, çağdaş uygulamadan neyi anlamalıyız?

Biliniyor ki, bir kurumu bizim görüşümüze uygun insanlar yönetiyorsa, onun adı demokratik; eğer bize karşı adamlar yönetiyorsa, hiç şüpheniz olmasın antidemokratiktir.

Türkiye’yi gerileten temel etken de bu anlayış olsa gerektir.

“Çağdaş” kavramını; dünyaya uygunluk, bilime uygunluk, insana uygunluk, insanın oluştuğu doğal düzene uygunluk gibi temel sorunları kavramak anlamında kullanıyorum.

Türkiye, birey olma onurunu anlayacak biçimde, devletini yeniden yapılandırmalıdır.

Bütün bunları yazmak kolay da, yapmak zor denilebilir.

Türkiye’nin özel şartlarından söz edilebilir.

Hatta, dünyanın ve bölgenin yeniden biçimlenmesi öne sürülebilir.

Elbette ki çok zor bunları yapmak.

Ama, siyaset de bu işte.

Yani, Pötürgeli hamalın dediği gibi, “Yükün kırılacak eşya ise, siyasetle indireceksin.”

Dünyada emperyal olan hareketlerin, başarı kazanmış eylemlerin hepsinin kökünde tek şey vardır; birleşmek.

Birleşmenin yolu da, önce karşıdakini anlamaktan, sonra da uzlaşmadan geçer.

ÜNİVERSİTEDEN SONRASI…

Rektör seçimleri tamamlandı.

Malatya İnönü Üniversitesi’nde gözle görülür sorun, üniversitenin şehir ile olan bağlarının koparılmasıydı.

Bilimsel açıdan nasıldır?

Ancak, basına yansıyanları biliyoruz.

Malatyalılar olarak, üniversitenin dışında tutulduk hep.

Yeni yönetimin, öncelikle “uzlaşma” fikri etrafında yoğunlaşması gerektiğini düşünüyorum.

Eski rektör, geldiği gibi gidiyor.

Ama, onunla birlikte olmuş, beraber olmak zorunda kalmış hemşehrilerimiz/ ya da bu şehri seven insanlar var.

Onlar küstürülmemeli.

Hiç geriye bakmaksızın, ileride, üniversitemizin başarıları için, o insanların yönetimde temsil edilmesi düşünülemez mi?

Başta, değer verdiğim hemşehrim Prof. Dr. Sezai Yılmaz’ın yeni yönetimde bir görev alması, görev verecek ve alacak taraflar kabul ederse, belki rektörlük danışmanı sıfatı taşıması uygun olabilir.

Yeni rektörümüz, hemşehrimiz Prof.Dr.Cemil Çelik ve ekibini tebrik ederken, bu sıcak öneriyi de, dışarıdan iyi niyetli bir yaklaşım olarak, sunmak istiyorum.

Bir konu daha…

Şu anda “Malatya” adını taşıyan birçok yapı var, kimisi resmi kurum, kimisi de sivil toplum örgütü…

Birisinin bunları derleyip toparlaması, enerjilerini eyleme dönüştürmesi lazım.

MİAD (Malatyalı İşadamları Derneği), sıfırdan başarıyı yakalamış ve onu, kendi çabalarıyla koruyup geliştirebilmiş hemşehrilerimizin oluşturduğu bir yapıdır…

Bu yapı, Malatya ile ilgili her faaliyette başı çekmeli, diğer kurumları organize etmelidir.

MİAD, Üniversite ile işbirliği içerisinde Malatya için bir plan hazırlamalı, toplumun tüm kesimlerinin buna katılımını sağlamalı, bir makro planla birlikte kısa vadeli bir eylem planı ortaya koymalı ve onu, merkezi yönetimden yerel yönetimlere kadar her unsurun katkısıyla, uygulamalıdır.

Aslında, Üniversitemizin Prof.Dr.Cemil Çelik başta olmak üzere yeni yönetimine, Prof.Dr.Sezai Yılmaz’la ilgili teklifi sunarken, Malatya İnönü Üniversitesi’nin bir dünya üniversitesi yapılması önerimi de sunmuş oluyorum.

Çünki; büyümeler, birleşmelerle gerçekleşiyor…

BİR ÖRNEK OLAY OLARAK, DARENDE KAYMAKAMLIK OTOMOBİLİNİN SOLLANMASI…

Yenigün’de okudum, Malatyahaber’e ve Malatyagüncel’e baktım oralarda da var; içim karardı.
Bir vatandaş (Hasan Aydoğan), yolda, kaymakamlık makam aracını geçti diye, Darende Kaymakamı (Vural Karagül), trafik polisleri vasıtasıyla ceza kestiriyor.

Hatalı sollama’dan.

Öyle ya, içinde “devlet/lü”nün olduğu araç geçilir mi?

Ceza kestirmek yerine, polislere, “vur emri” de verebilirdi.

Hasan Aydoğan hemşehrim iyi kurtulmuş devletin gazabından…

Bu kaymakam, hangi yüzyıldan kalma, Allah aşkına?

Darende’ye de…

Malatya’ya da…

Türkiye’ye de yakışmamış…

Malatya Valisi olayın üzerinde durmalı, İçişleri Bakanlığı da…

Özgürlük alanında, birey önceliklidir…

Bu “Kaymakam”a, insanları taciz etmenin, keyfi davranmanın cezası neyse, o verilmeli.

Bana göre bu ceza, “meslekten men” olmalıdır.

Gitsin, kendine yakışan hangi işse, onu yapsın.

(Birkaç gün önce, Muğla- Milas Kaymakamı Bahattin Atçı, izinli olduğu bir dönemde, sorumluluğu olmadığı halde, bir holdingin denizi doldurması yüzünden, suçsuz olarak apar topar Bayramiç’e sürüldü; hatırlatırım.)

Bir sözüm de Malatya Milletvekillerine…

Siz, birey olarak, başkalarının özgürlüğüne değer verdiremezseniz, bu halk da sizin özgürlüğünüzü önemsemez.

Kıyameti koparmalıydınız.

Bazı şeyler göründüğünden de önemli.

Malatya Valisi’nden cevap bekliyorum, yazılı cevap.

Herkes de görsün, nasıl bir memlekette yaşadığını…

Not: Cezayı iptal eden Darende Sulh Ceza Mahkemesi hakimini kutluyorum.

Yargı görevini yapmış…

Bu karar, Türkiye için, insan hakları konusunda bir “milat”tır.

Şimdi, tüm sorumluluk vilayette, yani yürütmede.

Volkan Karagül, kişi olarak, sevimli bir insan olabilir.

Ama, bu anlayışın Türkiye’de yıkılması gerekir.

Volkan Karagül, Hasan Aydoğan gibilerin ödediği vergiyle “doyduğu”nun bilincinde olmalı.

Görevinin de, sadece Hasan Aydoğan’ların yaşamını kolaylaştırmak olduğunu bilmeli.

Yani, bir bakıma “hizmet edici”…

Kısaca hizmetçi…

Hizmetçi iken, patron gibi davranırsa, bu yanlış olur…

Vilayetten bir sonuç çıkmazsa, Bakan ile konuşmayı düşüneceğim.

Bildiğiniz gibi, İçişleri Bakanı, sosyoloji profesörüdür.

Nasıl olsa, işin sosyolojisini iyi tahlil eder de, uzun süreden beri uzak kaldığı “saha araştırması” yerine geçecek bu örnek olay vasıtasıyla, “birey”e saygıyı, “devlet”in her kademesinde çalışanların kafasına nakşetme imkanı bulur.

TÜRKİYE’DE SİYASAL DURUM ARAŞTIRMASI

Çalkantılı birkaç ay yaşadık…

Önce kapatılma, sonra da Ergenekon davası, kamuoyunu meşgul etti.

MetroPOLL, gündem oluşturabilen bir kuruluş.

2008 Ağustos ayı araştırmasını göndermiş.

Ben de sizler için yorumlayacağım…

Hayattan memnuniyet, bir yıl önceki araştırmada, yani 2007 Ağustos’unda %70 iken, bir yıl sonra, 2008 Ağustos’unda %48.4’e düşmüş, bu çok önemli.

“Türkiye nereye gidiyor?” sorusuna, iyiye gitmiyor diyenler halkın %58.2’si, iyiye gidiyor diyenler ise %37.2’si…

Daha da önemlisi, 18-24 yaş grubundaki gençler, diğer yaş gruplarına oranla daha karamsar.

Bu da önemli.

Sorulardan birisi de, AK Parti bundan sonra ne yapmalı?

Halkın %73.4’ü eski politikalarını değiştirmeleri gerektiğini söylüyor ve AK Partili seçmenin %58.6’sı da aynı kanaatte…

Devamında, AK Parti hükümeti hangi konulara öncelik vermeli sorusuna cevap olarak, halkın %61.3’ü ekonomi, %18.5’i sivil anayasa, %15.9’u AB ile ilişkileri işaret ediyor…

Ve en önemlisi…

Kurumlara ve liderlere güven şu biçimde sıralanıyor:

Ordu, polis, cumhurbaşkanlığı, yargı, anayasa mahkemesi, başbakanlık…

Başbakanlık, “en az güvenilir kurum” olmuş…

İktidar erkine sahip olanlar, çok ciddi bir özeleştiri yapıp, “Biz nerde hata yaptık?” demelidirler.

Geri kalan sorular, Ergenekon soruşturması ve Anayasa Mahkemesi kararı ile ilgili; sonuçları itibariyle fazla da önemli değil.

Yalnız, bir soru var ki, çok önemli…

“Laiklik ve AK Parti konusunda”…

Halkın %60.3’ü AK Parti’yi laiklik tehditi olarak görmüyor.

Olması gereken de bu.

Ama başka bir şey var…

Halkın %35.3’ü, AK Parti’yi laiklik için tehdit olarak algılıyor.

Üstelik, bunun büyük bir çoğunluğunu da, kadınlar ve yüksek eğitimliler teşkil ediyor.

AK parti’nin sorunu bu; inandırıcı olmayı başaramadığı bir kesim var….

Aynı şey CHP için de sözkonusu…

CHP de, dini duyarlıklar konusunda toplumda yeterince inandırıcı değil.

Bu konu, partilerin aşması gereken bir eşik.

Herhangi bir partinin, iki ana konuda da, yani din ve laiklik konusunda, toplumun hassasiyetlerine cevap vermesi lazım.

İşte ancak o parti, Türkiye için yararlı siyasal çalışmayı yapacak ortamı bulur.

Popularity: 20% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar