Hepimizin sık duyduğu bir atasözü var, bizim analarımız, kulağımıza küpe misali, hep bu sözü fısıldadı:“Ağaç, yaprağıyla gürler!”

Bu sözü hiç unutmadık.

Hayatımızın çeşitli dönemlerinde gördük ki, ancak akrabalarımızla, dostlarımızla, hemşehrilerimizle, yurttaşlarımızla ve insanlık alemiyle var olabiliyoruz.

Tek başına çok şey ifade etmeyen varlığımız, bir kap içerisine başkalarıyla birlikte biriktiğinde, bir kıymet ifade etmeye başlıyor.

Suya atılan taşın, merkezden çevreye doğru, oluşturduğu halkalar gibi çoğalıyor, tüm su yüzeyini kapsıyor…

Ben, bu halkalara, bir halka daha eklemek istiyorum izin verirseniz…

Hemşehri kategorisinden, yurttaş dilimine geçmeden, “bölge” ya da “havza” oluşturmak gerektiğini düşünüyorum.

Adına havza diyelim isterseniz; şundan dolayı, bölge tabiri, zamanında çok kullanıldı, komşu şehirlerarasında kırgınlıklar oluşturdu ve yeteri kadar yıprandı, erozyona uğradı.

Havza, bu nedenle daha doğru bir niteleme.

Yalnız, havza, takılıp kalınacak bir yer değil, oradan yurttaş ve insanlık aşamasına yükselmek gerek…

Bizim havzamız neresi olabilir?

Türkiye haritasına baktığımız zaman, Elazığ-Malatya-Adıyaman’ın oluşturduğu havzanın, sanki coğrafi, sosyal ve kültürel boyutlarıyla, özel olarak oluşturulduğunu düşünebiliriz.

Bu kadar birbirini tamamlayan ve kültürel geçiş noktasında önemli bir bekleme platformu olan havza az bulunur.

Buna kısaca, Elazığ, Malatya ve Adıyaman’ın baş harflerini alıp “EMA” desek…

Daha sonra da, sanayiden tarıma, kültürden çevreye her türlü sorunu ve çözümü, bu ortak ve yekpare platform üzerinde sürdürsek.

Bunu yaparken de, gerek bireysel olarak, gerek sivil toplum kuruluşlarının kurumsal olarak, bu konuda yapılması gerekenlere dair fikirlerini alsak.

Her üç ili temsil eden kişi ve kurumların temsilcileriyle oluşacak, bir “yürütme kurulu” oluştursak icra ile görevli, bir de “yüksek istişare konseyi” kursak, danışma ve yönlendirme amaçlı…

Bütün bu teklifin ana fikri ve nedeni şu: Birbirine yakın iller, ilçeler arasında, bir çekememezlik duygusu ve bunun etrafında oluşan düşmanlık körüklenmiştir bugüne kadar.

Bunun kime, ne faydası olur?

Bence, iki komşu arasındaki düşmanlık, hiç kimseye yarar sağlamaz.

Olsa olsa bazıları bundan nemalanmak ister.

Ama bu, her zaman ciddi bir sorundur.

Her alanda düşmanca davranışlar, sel yarığı fonksiyonuyla, her yağmurdan sonra “kına gibi toprağın” bir kısmını; iyilikleri, güzellikleri ve muhabbetleri alır götürür.

Geriye ne kalır?

Üzerinde, ayrık otunun bile yetişmediği bir kaya parçası; düşmanlıklar kalır.

Yani, aslında sorun olmayan şey sorun olmaya, belirleyici olmaya, derinleşme eğilimi göstermeye başlar…

Oysa ki, nasıl bir kültür genişliği ve yaşama zenginliği sağlar bazı şeyleri birlikte düşünmek…

Birbirini anlamak…

Hatta, daha ileri giderek, kendi doğduğumuz kentten önce, komşu kenti sevmek ve yararını gözetmek…

Nasıl bir zenginlik sağlar…

Komşu kentin insanını sevmek, yemeğini özlemek, türküsüyle coşmak, problemiyle şirin uykularından olmak gibi bir hassasiyet…

Türkiye şartlarına göre, çok şey mi istedim?

İktidara talip olan partilerin bile, kendi projelerini sunmak yerine, birbirini karalayan bir stratejiyle politika yaptıkları bir ülkede, çok şey mi istedim acaba?

Farzedelim ki çok şey istedim…

Şimdi yaşadığımız en gerçek şeyler bile, bir zamanlar ancak hayalden ibaret değil miydi? Bu inceliği hiç unutmayalım…

Bu yazı yayınlandıktan sonra, e-posta adresime bu konuda yazılmış birkaç posta düşerse, hayal ettiğimiz birliğin mayası çalınmış demektir.

Öyle değil mi Değerli dostlarım, kardeşlerim, Elazığlı, Malatyalı, Adıyamanlı hemşerilerim… Öyle değil mi?

Yazının başlığını hatırlayın, ne demiştik: “Ağaç, yaprağıyla gürler!”

Şimdi dönüp son sözümüzü hep birlikte söyleyelim: “Yaprak da çürür gider, bir ağaçta olmadıkça…”
Ağacımıza, sevgiyle sımsıkı sarılalım ki, o da bizlerle, yani yaprağıyla gürlesin!

Popularity: 10% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar