İlginç bir toplum yapımız var… Bir bakıyorsunuz herhangi bir kişi, ya da kavram öne çıkıyor, bir zaman Türkiye’yi meşgul ediyor, bir süre sonra da unutuluyor. Sanki hiç olmamış gibi…

İnsan hafızasının unutmaya temayüllü olması doğal…

Eğer öyle olmazsa, olumlu ve olumsuz her şey, her yeni güne damgasını vururdu. İnsanoğlu sürekli geçmişini yaşardı. Yeni olan hiçbir şey eskiye ait olanların kalabalığında kendine yer bulamazdı.

Öyle değil ve öyle olmaması da çok doğal.. 

Yeni isimler gündemimizde bu nedenle girebiliyor. Yepyeni olaylar yaşayabiliyoruz. Yeni kavramlar hayatımıza giriyor.

Yaşamak, sürekli değişim ve gelişimi gerekli kılıyor bu nedenle.

Ama unutmamız gereken bazı şeyleri de kısa sürede unutuyoruz. Sorun da burada…

Unutmakta da; kişileri ve olayları büyütmekte de üstümüze yok.

Abartıyoruz.. Abartmak, kişiliğimizin ve kimliğimizin bir parçası gibi… Başarıları da, sevinçleri de, yenilgileri de, ölümleri de… Kendi doğal kabul edilebilirlik sınırının dışında yaşamayı ne kadar seviyoruz? Olması gerekenden daha abartılı tepki gösterip, çok kısa sürede unutuvermek başat özelliğimiz.

Ne yapalım, biz buyuz…

Keşke, ölçülerimiz daha gerçekçi olsa… Hayatı, olabilirlik sınırları içerisinde kabul etsek. Olaylara aşırı tepki göstermesek…

Belki, zaman öğretecek bunu bize. Hayatın doğallığı biz istemesek de değiştirecek bakış açımızı. Bir bakacağız ki, bize ağır gelse de olayları daha kolay kabul ediyoruz… Ama yine de bu kadar kısa sürede unutmuyoruz da… Bunu göreceğiz.

Adnan Kahveci’yi hatırlıyor musunuz?

Hangi özellikleri insanımız tarafından çok sevilmişti?

Nasıl yaşadı, neler yaptı, nasıl öldü?

Çocukları ne yapıyor, nasıl yaşıyor? Toplum ve birey olarak onlara ne yapmamız gerektiğini düşünüyoruz?

Sorular, sorular…

Bunca sorunun yanıtı herkes tarafından bilinmese de, Adnan Kahveci’nin ilkeli, zeki, dürüst, ülkesine iyi hizmetler vermiş bir insan olduğu birçok kişi tarafından hatırlanır.

Adnan Kahveci bir rüyaydı aslında. İnsanımızın, devlette görmek istediği unsurları barındıran bir örnekti, bir özlemdi, bir dışavurumdu…

Sanki bu nedenle genç ölmesi gerekiyordu.

Büyü bozulmasın diye…

O da genç öldü… Saçı ağarmadan, yüzü buruşmadan, sakat-alil kalmadan, aklı başındayken…

İnsanımızın, onda görmeyi arzuladığı, özlemini anıtlaştırdığı, ona malettiği ‘adam’ kavramı zarar görmesin diye…

Çünkü, hayat bir silindir gibi ezip geçebiliyor insanı. O güzel yüzünde derin yaraların izini bırakarak… Olaylar çürütüyor iyi olan ne varsa… Ve ağır bir kokuyla çevreyi rahatsız ediyor her çürüme…

İnsanın, kendisini toplumdan dışlayan bir fanusa kapatması gerekiyor nerdeyse… Bu da mümkün olmadığına göre hayat yaralıyor insanı. Yüzümüzde şarkçıbanı izleri bırakarak. Yüreğimizi kanatarak… Kemiklerimizi kırarak hatta…

Yina başa dönelim:

Adnan Kahveci yaşadı mı?

1960’lı yılların ortalarında üniversite seçme sınavı birincisi, Yusuf Özal’ın ABD’de tanıdğı, cevher gördüğü, Tarım Bakanı olan Korkut Özal’a tavsiye ettiği, bu yolla Turgut Özal’la tanışan, onun hükümetinde Bakan olarak çok yakınında bulunan; yürekli, değişimi anlamış, saçları her zaman asi, bu kabına sığmayan delikanlı gerçekten yaşadı mı?

Ne zaman yaşadı?

Uygun ortamı bulamazsa ot bile yeşermez.

Turgut Özal, oluşturduğu ortamla birçok olumlu insana, olumlu olaya, olumlu kavrama yeşerme şansı sağladı.

Yeşerdi, boy attı, gelişti…

Meyveye duramadı birçok şey.

Toprak dondu, güneş söndü, hayal dünyası bile fukaralaştı…

Her şey geriye gitti…

Ölüm yıldönümü değil, mücbir sebep yok… Neden hatırladım Adnan Kahveci’yi? Belki şundan:

Günümüzden geçmişe bir pencere açıp geleceği gözlemek için..

Bugün ülkeyi yönetenlerin yüz yıllık hayalleri, birkaç yılda gerçekleştirmek gibi bir zorunluluğu var.

Zaman daralıyor… Bu da zamanın özelliği…

Popularity: 7% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar