Acının vergisi, gülün haracı
Makaleler
Bu yazıyı yazdır
12 Nisan 2006
Bu söz Hilmi Yavuz’un ve ‘Acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik/Hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra’ biçimindedir. Çok kullanmışızdır, hoşgörünüze sığınırım. Şair Türkçeyi köpürterek zenginleştirmiş, daha sonra da, sadece kendine gerekli olan kelimeleri almış, geri kalanı da koca bir meydan ateşinde yakıp, imha etmiştir sanki.
Başka bir görüntüsü de yoktur ustalığın.
Ne bir eksik, ne de fazla; her şey, olması gerektiği kadar.
Çağdaş Yunan şairlerini hatırlatıyor bana Hilmi Yavuz. Ritsos’u, Kavafis’i, Seferis’i… Onların, hiç okuma yazma bilmeyen balıkçılardan Homeros’un şiirlerini dinledikleri ve kadim Yunanca’dan kendi şiirlerinin omurgasını çıkardıkları gibi, Hilmi Yavuz da, sıradağlar gibi divan edebiyatından, kendi kelimelerini türeten halk şiirinden; manilerden, ninnilerden, tekerlemelerden; dualardan, beddualardan şiirini süzüp çıkarmıştır.
Adına ‘Hilmi Yavuz şiiri’ denilen güzellikler manzumesi, bu yol haritasıyla oluşmuştur.
Bu günlerde Yavuz’un sanat hayatına girişinin yuvarlak bir yılını mı, yoksa doğum gününü mü kutluyorlar, bilmiyorum. Bir şey kutladıkları kesin.
Oysa, Sezai Karakoç’un dediği gibi ‘Bütün törenlerin, şölenlerin, ayinlerin, yortuların dışında’ bakmak gerekir şiire, hele de Hilmi Yavuz şiirine… Kalıpların dışından bakılırsa, bizi sınırlayan tüm engelleri de bir bir aşmış oluruz.
Şiir, kelime demektir (mi ne?).
Aynı anlamı veren birçok kelimeden en şiirselini, en müzikalitesi yüksek olanı, en iyi oturanı; o duvara tıpatıp uyan taşı seçer gibi seçip, yerine koymaktır (mı ne şiir?).
Zaten, şiirden devlete giden o uçurumlarla dolu keçiyolu da, bu ölçü itibariyle, şiirle devleti eşitlemektedir neredeyse.
Kanuni (Muhibbi) ile oğlu Şehzade Bayazıd (Şahsi) arasında çıkan savaş, oğulun yenilgisiyle sonuçlanır. Şair şehzade, ‘Ey seraser aleme Sultan Süleyman’ım baba’ sözleriyle başlayıp, ‘Bigünahım, Hak bilir, devletli Sultanım baba’ mısrasıyla biten, bir özür ‘şiir-mektup’ yazar. Kanuni (Muhibbi) de, ‘Ey demadem mazhar-ı tuğyanü isyanım oğul’la başlayıp, ‘Bigünahım deme bari, tevbe kıl canım oğul’la biten şiir-mektupla, onu affettiğini bildirir.
Bu kadar içten bir şiir-devlet uygulamasına rastlanır mı dünyada, bilmiyorum.
Ya, Hafız Ahmet Paşa ile IV. Murat (Muradi) arasında geçen, savaş taktiği, görevden alma ve atama kararnamesi olan şiir?
Efendim, IV. Murat Hafız Ahmet Paşa’yı, Bağdat’ı fethe gönderir. Şimdi yanı başımızda ateşler içinde yanan Bağdat’ı fethe… Aylar geçer, Paşa, başarılı olamaz. Satranç terimlerinin kullanıldığı bir gazelle, Padişahtan yardım ister. Padişah, aynı kalıp, aynı kafiye ve aynı satranç terimlerini kullanan bir şiirle, paşayı görevden alıp, yerine Ali Paşa’yı atadığını bildiren bir ‘atama gazeli’ gönderir.
Yeryüzünde, başka bir örneği olduğunu sanmıyorum.
Böyle bir uygarlığın çocukları olarak, bu ülkenin her yerinde yaşayan herkese diyorum ki, bizim yüzyıllardır süren, kadim bir şiir-devlet geleneğimiz var. Bu şiir, ‘vezin-ölçü’ üzerine kuruludur.
O yüzden ölçüsüzlük bizi bozar.
Ölçüsüzlük bizi yok eder.
Sevgili Hilmi Yavuz’un dediği gibi, ‘Acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik’.
‘Hüznü, demirbaş defterinden düşelim’ artık.
Şerefname’nin son sözü de şu şiir değil mi?
‘İttifaktan devlet doğar’.
Popularity: 8% [?]

Son Yorumlar