Abdullah Gül’den cumhurbaşkanı olur mu?
Malatya Yenigün
Bu yazıyı yazdır
29 Ağustos 2007
Abdullah Gül adını ilk kez, o günler için çok ilginç ve farklı bir kişiden, Yusuf Özal’dan duydum.
1980 sonu yıllarıydı; Anavatan Partisi iktidardaydı. Yusuf Özal da, hemen hemen kabinenin yarısı sayılacak bir bakanlığın başındaydı…
Ekonomiden sorumlu devlet bakanıydı…
Bütün devlet bankaları, hazine, DPT, devlet istatistik kurumu, dış ticaret; tamamı Yusuf Bey’e bağlıydı. Ben de, Yusuf Özal’ın özel danışmanıydım. Bir bakıma, imzasını emanet ettiği, kendisine vekâleten imza yetkisi verdiği insandım.
Tahmin edeceğiniz gibi, işten güçten başını alıp, kendi özeline dönecek zamanı yoktu.
Buna rağmen, bunca işin gücün arasında okumayı ve dünyayı takip etmeyi sürdürebiliyordu.
TBMM kütüphanesinin en devamlı okuyucularından birisi Dr. Yusuf Özal’dı.
Milletvekillerinin, gazete bile okumadığından, çok değerli yayınları bünyesinde barındıran meclis kütüphanesini yeterince değerlendiremediklerinden şikâyet ederdi.
Bu arada birkaç ismi, bu yargısının dışında tutardı. Her seferinde onlardan sitayişle bahsederdi…
Dr. Abdullah Gül adında, Refah Partili genç bir milletvekilinin, çok iyi okuyucu-araştırmacı olduğunu, konuşacağı konular için meclis kütüphanesinde ciddi hazırlıklar yaptığını söylerdi. Onun bu tavrını beğeniyle izlerdi.
Meclis kütüphanesinde, devamlı, önemli konuları araştırırken gördüğünü söylerdi.
Yusuf Bey, çok zor beğenen bir insan olduğundan, söylediği ismi merak ederdim.
O yoğun günlerde tanımak/ tanışmak mümkün olmadı.
Nihayet bir gün…
Bir dış temsilciliğin, milli gün kutlamasında…
Bir araya geldik…
İran’ın milli günü kutlamaları, çok şaşaalı geçer. Nisan ayındadır. Önemli gördükleri siyasileri, akademisyenleri, yazar ve sanatçıları -sanatçı derken şarkıcı türkücü gibi okuyucuları değil; şair, romancı, hikâyeci gibi gerçekten sanatçıları kastediyorum- çağırırlardı.
O dönemde, aynı zamanda Türkiye Yazarlar Birliği’nin de yöneticisiydim. D. Mehmet Doğan’la birlikte, İran’ın milli gününe katılmak üzere, Kavaklıdere’deki İran Büyükelçiliği’nin yolunu tuttuk.
Büyükelçilikte Prof. Dr. İlber Ortaylı ile karşılaştık.
Prof. Dr. İlber Ortaylı ile, benim yönettiğim bir açıkoturumda tanışmıştık. O günlerde Ermeniler Karabağ’a girmişlerdi. Biz de, Türkiye Yazarlar Birliği olarak, Prof. Dr. Hasan Köni, Prof. Dr. Ahat Andican, sanıyorum Fehmi Koru ile birlikte İlber Hoca’nın da konuşmacı olarak katıldığı bir toplantı düzenlemiştik.
Toplantıyı da ben yönetmiştim.
Dostluğumuz da, o toplantıdan sonra başladı.
İlber Hoca, çok cana yakın, dostlarını birbiriyle tanıştıran, kaynaştıran bir insan… Sohbet ederken, beni birisiyle tanıştırdı: O günlerde, Macaristan’ın Ankara’daki Büyükelçisi ile… Macaristan, komünizmden henüz kurtulmuş, büyükelçi de önemli bir tarih doktoru. Aynı zamanda, önceki dönemin önde gelen muhaliflerden olduğu için çok eziyet çekmiş, işkence görmüş… Dolayısıyla, sıkı bir komünizm düşmanı…
Büyükelçi ile Macar kültürü üzerine derin bir sohbete daldık.
Bu arada, D. Mehmet Doğan, iki kişiyle sarılıp kucaklaştı. Diğerini hatırlamıyorum; ama birisi Abdullah Gül’dü. Bizi öylece tanıştırdı… Refah Partisi adına gelmişti. Konuştuk. Zaten gıyaben birbirimizi tanıyorduk… Kısa bir süre sohbet ettik. Bu arada Abdullah Gül ve arkadaşını, İlber Hoca ve Macaristan Büyükelçisi ile de tanıştırdım.
O zamanlar Refah Partisi, toplumda; özellikle de entelektüel camiada fazlaca tanınmıyor, bilinmiyordu. Bu nedenle Prof. Ortaylı ve büyükelçi, RP’nin dışişleri sorumlusunu tanımıyorlardı.
Macaristan Büyükelçisi, Abdullah Gül’ün siyasi kimliğini öğrenince, ilgilendi. RP hakkında bilgi aldı.
Abdullah Gül’ün yakasında RP rozeti vardı. Yanlış hatırlamıyorsam; kırmızı zemin üstüne, hilalin içinden geçen bir buğday başağından oluşuyordu. Bu büyükelçinin dikkatini çekti. Sembollerin neyi anlattıklarını sordu Abdullah Gül’e. O da başağın bereketi, hilalin Müslümanlığı, kırmızı zeminin Türk bayrağını sembolize ettiği düşüncesi çerçevesinde, heyecanla anlatmaya başladı.
Büyükelçi, komünizmden çok çekmiş… Birdenbire, bu sembollerin benzerlerinin, komünist demir perde ülkelerinde çok kullanıldığını söyledi. Abdullah Gül, kıpkırmızı oldu. Belki, büyükelçinin duygularına saygı göstermek adına, konuyu değiştirdi. Başka şeylerden konuşmaya başladık.
Daha sonra, Abdullah Gül’le başka ortamlarda, başka konumlarda da bir arada olduk…
Ancak, benim hafızamda, hep o geceki haliyle durmakta… Kendini kanıtlamaya çalışan, genç bir akademisyenin, siyasete başlangıç serüveni… Hep o hali…
Mütebessim, kendi mantık örgüsünü kurmuş, tezinin nirengi noktalarını bilmeyen bir dünyaya, kendi tezini anlatmaya çalışan, genç politikacı olarak…
İşte o Abdullah Gül; bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı.
Üstelik o makam için çok da genç sayılacak yaşta.
Başarabilecek mi?
Başaracağına inanıyorum… Bilimi öncü kılan insanın yanılgısı da az olur.
Hele de büyük krizlere sebep olacak yanılgılardan, olabildiğince uzak tutar bilimsel yöntemler…
Dünyanın en kadim ve aşılamayan, önemli sosyologlarından, yüzyıllar önce yaşamış olan Endülüslü bilgin İbn-i Haldun, Mukaddime isimli başyapıtında şöyle demiyor mu: “Her mefhumun ve hakikatin, kendisine has bir ilmi olması gerekir…”
Cumhurbaşkanlığı, yani cumhurun başı olmak da bir ilimdir; çünkü siyasettir ve siyaset de başta sosyoloji olmak üzere tüm bilimlerden yararlanınca, başarılı olabilen bir bileşkedir.
Zaman her şeyin göstergesi ve ilacıdır.
Zamanla göreceğiz kimin, neyi, ne kadar iyi yaptığını.
Sadece zamana ihtiyacımız var.
Abdullah Gül; Cumhuriyetin çok genç bir döneminde, 27.yılında doğmuş bir insan olarak, gerçek anlamda cumhuriyetin hakkını verecektir, umarım.
Unutmadan söyleyeyim;
Aramızda çok önemli bir benzerlik de var. Bunu, İlber Hoca ve Büyükelçi’nin de olduğu o gece, İran’ın milli gününde keşfettik.
İkimiz de 29 Ekim tarihinde doğmuşuz.
Memleketimize ve Milletimize hayırlı olsun Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı…
Umuyor ve bekliyoruz ki, ülkemizin sorunları, bilimsel anlamda ele alınsın ve çözüme kavuşturulsun.
Önemli olan ülkemizin kalkınması, insanımızın yaşam düzeyinin yükselmesi… Buna bağlı olarak işsizliğin azalması, sağlık ve eğitimin düzgün yürümesi, her alanda birimden verimin ve üretimin fazlalaşması; ülkemizde refahın artması…
Önemli olan bu…
Bunun kimin tarafından yapıldığı fazla önemli değil. Tarihe bakıyoruz. Ülkelerin müreffeh oldukları dönemler var, sıkıntı çektikleri dönemler var…
İyi insanlar, iyi dönemlerle anılıyorlar…
Hepsi bu…
Yani her meselenin başı; yaşıyorken, olumlu işler yapabilmek…
İnsanımızın hayrına olan işlerle anılmak…
Politikada önemli olan tek şey bu…
Belki de insan yaşamının tek amacı da budur…
Belki de bunu gerçekleştirme kaderiyle doğar insanlar…
ŞAKİR SÜTER İÇİN…
1975 yılı yazında İzmir-Bornova-Hacılarkırı’nda, ilk kez yedek subay kısa devre uygulandı. 4 ayda, tatil gibi bir sürede askerliği bitirdik, asteğmen olarak terhis olduk.
Şakir Süter’le aynı takıma düşmüştük. Orada dost olduk, bugüne kadar da sürdürdük.
Kimler yoktu ki bizim takımda? Şimdi Fenerbahçe Asbaşkanı Nihat Özdemir’den, sosyete sayfalarının gülü Yasin Ekinci’ye kadar; bir sürü bilinen, kalburüstü insan.
Birilerinin yanında askerlik hatıralarına dalsak, Şakir işi gırgıra alırdı, “4 yıl değil ha, 4 ay askerlik yaptık” derdi.
4 ayı bile bulmayan askerliğimizden, 40 yıllık hatırayla döndük.
İstanbul’a her gittiğimde mutlaka bir araya gelirdik. Ankara’ya her geldiğinde mutlaka arardı. Beraber olurduk.
Tüm dostlarımla dost oldu, Mesut Parlak’tan Adem Gürses’e kadar…
Malatyalıların her toplantısında benimle birlikte olduğundan ve esmerliğinden; Malatyalı, hatta bazen İzollulu zannederlerdi. Ciddi ciddi de sorarlardı. O da Arnavut İzollulu olduğunu söylerdi. İnananlar da olurdu.
Şakir, Arnavut kökenli bir Bergamalıydı…
Oğlu Barış; Amerika’da okurken, Malatyalı bir kıza, Eczacı Turgut Sebzeci’nin kızına talip oldu. Şakir, bana Sebzeci ailesini sordu. “Bizim gibi” demem ona yetti.
Acelesi vardı. Hastalığını biliyordu. Birkaç ay önce düğünü yaptık. Mesut Parlak da nikâh şahidi oldu.
Geçenlerde İstanbul’daydım. Adem Gürses, Şakir Süter ve ben, tenha bir lokantada hem yemek yedik hem de saatlerce sohbet ettik.
Kanserdi. Bir şeyi yokmuş gibi davranmaya özen gösterirdik.
Ağırlaştı…
Pazartesi gecesi 03.30’da Şakir, bu yalan dünyadan ayrıldı…
Hesapladım; 32 yıl, kardeş gibi sürdürülen bir dostluk, içi dopdolu bir arkadaşlık, gönüldaşlık…
En son 7 Ocak 2007 tarihli Akşam’da; Özal’lı, Haşim Kılıç’lı bir hatıramı yazmış… Google’dan indirdim, okudum…
Yeniden hüzünlendim…
Dostlarım, yakınlarım telefon edip başsağlığı diliyor…
Benim yüreğimde, bu günden geriye doğru, özellikle de askerde yaşadığımız olaylar, film şeridi gibi geçiyor…
Behçet Necatigil’in çok sevdiğim bir şiirinin, “Hüthüt”ün, Yunusvari sonunu hatırlıyorum hep dostlarımı yitirdiğimde:
“Necatigil yok şimdi
Belki bir gün olmuştur…”
Ve bir enstantane, askerlikle ilgili… İzmir’in o korkunç 1975 yazında Hacılarkırı’nda, teğmen bir ders anlatıyor; biz daire şeklinde yere oturmuş, onu dinliyoruz. Şakir, minicik bir taşı, bir arkadaşın sırtına atıyor; teğmen görüyor, niye yaptığını soruyor. Şakir de “can sıkıntısından” diyor. Marş marş çekiyor istikamet gösterip… Şakir, tam bir centilmen; teğmene teşekkür ediyor ve koşmaya başlıyor…
O koşu, 27 Ağustos 2007 gecesi 03.30’da bitti, aynı centilmenlikle…
Rabbim, rahmetini esirgemesin Şakir’den…
Popularity: 19% [?]

29 Aralık 2007, 16:19
[…] ‘Abdullah Gül’den Cumhurbaşkanı Olur Mu?’ başlıklı yazımı hatırlayın. Ne demiştim, Abdullah Gül, bilenlerle işbirliği yapar, bilimi öncü kılarsa, mutlaka başarır… […]
14 Aralık 2007, 18:36
İnternette gezinirken tesadüfen sayfanıza ve bu yazınıza rastladım.
Hoşgörünüz, her şeye sevgi ile bakışınız, objektif yaklaşımlarınız ve yazınızdan buram buram kokan herkesi kucaklama olgusu ve çok daha önemlisi vatanseverlik duygunuz beni çok etkiledi.
Vatanım Adına Teşekkürler.
17 Kasım 2007, 10:21
Sitenizi beğeniyle okudum. Hoşuma gitti Cumali Abi.
İnşallah siz büyüklerimizi daha iyi daha yüksek makamlarda görmek en büyük arzumuzdur.
2 Ekim 2007, 23:56
Bunlar tam bir cumhuriyet düşmanıdır. Bizlere göre bunlardan çöpçü bile olmaz ama çogunluk oldukları için görüyorsunuz cumhur başkanı bile oldular ama bizi yıldıramazlar.
Biz bir ölür bin diriliriz.