AB ile ilişkiler, Türkiye için, bir bakıma hem kendisini, hem karşısındakini tanıma, biraz da deneme yükümlülüğünü beraberinde getirecek gibi.

Bugüne kadar farkında olmama güdüsü ile yürüyen, daha çok sözle beslenen bu mecra, kendi küçük kıyametine çattı birdenbire… 

İçinde bulunduğumuz durum, bizim için tam bir zihni hazırlıksızlık ve bundan kaynaklanan şaşkınlık gibi görünüyor. Oysa, bu süre içerisinde, nişanlılık dönemi gibi kendimizi anlamaya çalışmalı, AB’yi de tanımalıydık… Kuruluş felsefesini, yaptıklarını, tıkanma noktalarını ve yenilenme sancılarını bilmeliydik. Yanlışımız, AB’yi bir mihenk taşı gibi düşünmekten kaynaklandı. Halbuki, daha önce kendimizi didiklememiz gerekirdi… Şimdiyse, durum tespitinden çok, onarma ve AB ölçütlerine uyma çalışması yapıyor olmalıydık.

Denilecektir ki, uyum çalışmaları çerçevesinde yasalar, standartlar, tüzük ve yönetmelikler AB ölçütlerine göre elden geçirildi. Ya standartlarda olduğu gibi birebir tercüme edilerek AB standartları, Türk Standartları’na dönüştürüldü. Ya da yasalarda olduğu gibi onların istediği eklemeler ve çıkarmalar yapıldı.

Ancak, Avrupa Birliği’ne üye ülke halklarının, hayatı, insanı ve dünyayı algılama felsefesi es geçildi. İnsanımızın, AB ölçütlerini ne ölçüde benimseyeceği, ne kadarını uygulayabileceği, hangilerinde zorlanacağı, neleri temelli inkar edeceği fazla hesaba katılmadı gibi…

Teori ile pratik arasında kendiliğinden bir fark olacağı ortada… Hem yönetenler, hem de yönetilenler açısından bu böyle…

Sanıyorum AB’nin itirazı da buna.

Hollandalı Hristiyan Demokrat Milletvekili A.Oostlander’ın hazırladığı, Avrupa Parlamentosu’nun onayladığı raporu hatırlayalım (2003)… Türkiye’de gerçekleştirilen reformların memnuniyet verici olduğunu, ancak, asıl önemin uygulamada olacağı vurgulanıyordu. Türkiye, rapordaki eleştirilere uydu. YÖK, RTÜK gibi bağımsız kurullardan TSK temsilcisi çekildi. DEP milletvekilleri bir formülle hapisten çıkarıldı. İşkence ve kötü muameleye karşı yasalar ağırlaştırıldı. Fikir suçu, antiterör yasası, dini azınlık konuları yeniden düzenlendi. Rüşvet ve yolsuzlukla mücadele, yargı bağımsızlığı ve Kıbrıs konusunda rapora uygun, kabul edilebilir düzenlemeler yapıldı. Anayasa, seçim sistemi, Ermenistan’la diyalog gibi konular da zamana yayıldı…

AB’nin kuşkusu da işin kağıt üzerinde kalan kısmında. ‘Uygulamayı görelim’ tavrının nedeni de bu…

‘Tarımın Önündeki En Büyük Engel’ başlıklı yazım üzerine Tarım Bakanlığı Müsteşarı arayarak, birçok yasanın çıkarıldığını, bunların tarımda önemli icraatlar sayılması gerektiğini söyledi.

Ben bunu anlamakta zorlanıyorum. Yasa çıkarmakla uygulama aynı şey değil ki… Bir örnekle anlatayım… Yaklaşık on yıl önce, TSE Standartları, AB Standartlarının tıpkı çevirimi ile oluşturuldu. Alalım, gıda standartlarını… Yaklaşık on yıldır gıdada AB ile aynı standartlara tabiyiz. Peki on yıldan beri gıdalarımız AB normlarında mı?Tüketicimiz, herhangi bir AB üyesi ülke vatandaşı ile aynı özellikte gıdalar mı tüketiyor? Kaçak rakı rezaleti tek başına güncel bir soru…

Bütün mesele de bu işte… AB bir durum tespiti değil, bir uygulama, bir iyileştirme, kurallarda bir aynileşme platformu. Bizim yanlışımız; doğru olmayan, bilime uymayan yanlarımızı düzeltmekten çok, müzakere ile AB’ne kabul ettirmek gibi bir önyargıdan kaynaklanıyor. İşte bu imkansız!

Tarım konusunda hiç mümkün değil. Mutlaka AB’nin Ortak Tarım Politikası’nı(OTP) ve çevre sözleşmelerini kabul edip, uygulamamız gerekecek.

Peki, OTP ne?

Kısaca, tarımda teknik ilerleme, verimin artırılması, üretim faktörlerinin optimalizasyonu, tarım kesiminin yaşam düzeyinin yükseltilmesi, piyasa istikrarı, düzenli ürün arzı, uygun tüketici fiyatı ve çevrenin gözetilmesini içeren sürdürülebilir politikalar demek…

Bunun neresi kötü?

Tarımı, son 20 yıldan beri yanlış yönetip batıranları, bürokrasinin başına getirme duyarsızlığını gösterenlerin, Polonya’dan müzakereci ithal etmesi niye yadırgansın ki?

Aklıma Necip Fazıl’ın ‘Gençliğe Hitabe’sindeki ‘Kim var orada?’ diye başlayan bölümü ithaf etmek geçiyor ilgili Bakana…

Popularity: 5% [?]

Bu Konu İle İlgili Yazılar