25 Mayıs 1996 Selçuklu Vakfı Kocatepe Camii Konferans Salonu
Konuşmalar
Bu yazıyı yazdır
1 Şubat 2007
Katılanlar: M. Akif İnan, Rasim Özdenören, Mehmet Doğan, Cumali Ünaldı
Cumali Ünaldı’nın Konuşması:
Bugün, geçmişi nasıl didiklediği, yaşadığı günleri –zaman sınırını zorlayarak- birkaç defa genişleterek ve derinleştirerek nasıl doldurduğu, geleceği de inanç ve düşüncelerinden hareket ederek oluşturduğu hayalleriyle nasıl zenginleştirdiğini düşünmeye ve anlamaya çalışacağız Necip Fazıl Kısakürek’in..
Hemen hemen merak ettiğimiz birçok konuda eseri var Necip Fazıl’ın. Kendi hayatından fragmanlarla çarpıcı kıldığı hikayeleri, romanı, kimsenin o dönemlerde adını anmaya cesaret edemediği tarihi şahsiyetler üzerine araştırmaları, Türk ordu geleneğini sorguladığı ‘yeniçeri araştırması’, birer diyalektik şahikası olan mahkeme savunmaları, ‘buz dağını hohlayarak nefesiyle eritme’ benzetmesiyle sunduğu ve Türkiye’de bugün incinmesinden sakınarak kem nazarlardan saklamaya çalıştığımız sağlam düşüncenin oluşmasında etkili olan konferansları, gazeteciliği, dergiciliği, mahpusane yoldaşlığı, Abdülhakim Arvasi bağlılığı, şairliği…
Ben, bunlardan sözetmeyeceğim.
Necip Fazıl Kısakürek’in iki vasfının öne çıktığını düşünüyorum:
Devlet adamlığı ve şairliği.
Böyle bir iddia şaşırtıcı gelebilir. Özellikle “şiir ve devlet”in birbirinden uzak kaldığı tezinin aşırı yoğunlukta savunulduğu günümüzde bir şairin devlet adamı kumaşı taşıdığını savunmak başlangıçta sizlere şaşırtıcı gelebilir.
Kurumları sağlıklı bir biçimde yürüyen (ideal devleti) anlatan ‘ideolocya örgüsü’nden sözedeceğimi zannedenler yanılıyorlar. İdeolocya Örgüsü, her ne kadar bir devlet tarifi ise de, sonuç olarak benzerleri gibi teknik yanı ağır basan bir kitaptır. ‘Devlet’ten ‘El-Ahkamus Sultaniye’ye kadar ideal devlet sistemini anlatmaya çalışan tüm kitaplarda gördüğümüz idealize etme, uygulamadaki tersliklerin gözardı edilmesi, hayal ile gerçeğin uyumsuzluğu, hayali sınırlayan ya da engellemeye çalışan hiçbir gücün olmamasına karşılık gerçeğin, birçok engelle varolması gibi özellikleri dolayısıyla bu kitap Necip Fazıl’daki devlet adamlığı kumaşını yeteri kadar yansıtmaz bence.
Yine şaşıracaksınız, ama sizi şaşırtmak için söylemediğimden emin olun, bence Necip Fazıl’ın devlet adamlığı kumaşı, en çok ‘Çile’ adıyla topladığı şiirlerininson sözü konumundaki ‘Poetika’sında gizlidir…
“Arı bal yapar, fakat balı izah edemez” şeklinde çarpıcı, ama olumsuz bir nitelemeyle başlar poetika. ‘Sanatı üzerine düşünme’yi, sanatçı olmaktan daha çok önemseyen Necip Fazıl, şair ile arı arasında hayatı algılamak ve algıladığını bir ürün olarak ortaya koyma açısından beliren bu önemli farkı, bu kez bizzat bir ürünle mukayese ederek (şairin farkını) iyice vurgulamaya çalışır: ‘Ağaçtan düşen elma arz cazibesi kanunundan habersizdir’.
Fotoğraf iki tanedir. Birincisi bal yapan arı fotoğrafı, diğeri de ağaçtan düşmekte olan elma.. Her ikisinde de eylem, diğer unsurlardan daha çok öne çıkmaktadır. Birinci fotoğrafta bal yapan arı yerine bal resmi, ikinci fotoğrafta ise daldaki elma veya yere düşmüş elma olsaydı.. bu; ataletin, eylemsizliğin, durgunluğun fotoğrafı olacaktı. Bal yapan arı da ağaçtan düşmekte olan elma da aksiyonun görüntüsüdür.
Böylece Necip Fazıl’ın, daha sonraları insan ve toplumun bütün oluşları ile süsleyip şekillendireceği şiir devletinin omurgasındaki ilk özellik ortaya çıkar: Aksiyon, eylem, hareket ve oluş..
Kaldırıp okuduğumuz sayfanın ilk cümlesi çarpar bizi. Alelade gibi görünen ‘arı bal yapar’ hükmü, ‘…fakat balı izah edemez’ kelimeleri ile tamamlanınca, her ikisi de binlerce çiçek ve binlerce olaydan devşirilip oluşturulan bal ve şiir, sonuç olarak oluşturucusuna bir sorumluluk yükler veya yüklemez yargısı ile karşı karşıya kalırız.
Arı, balı açıklayamaz.
Ama, şair sanatı üzerinde düşünür.
Şimdi, sanatı üzerinde düşünen bir şairin zincir halkaları gibi birbirine ekleyerek şair, şiir, yöntem, amaç, şiirin unsurları, şiirde kütük ve nakış, şiirde şekil ve kalıp, toplum, hayat, şiir ve din, şiir ve müsbet ilimler, şiir ve devlet adı altında onüç bölüm olarak yazıp bir bölümde de “toplam” adı altında özetlediği poetikasına dönelim.
Bir parantez açarak, sizlerle paylaşmak istediğim bir malumat var. Bunun bilinmesi, Necip Fazıl Kısakürek’in yaşadığı dönemlerde geniş halk kitlelerine farklı yoğunluklarda da olsa ulaşarak, kendi söylemiyle ‘fikir babası ve ruh hamurkarı’ işleviyle onları düşünce aşamasında yönlendirmesi, bugün de ölümünden geçen bunca zamana rağmen eskiye oranla daha sıcak bir ilgiyle Türkiye’nin birçok yerinde anılmasını da açıklayabilir.
Birkaç gün önce, konusunda yetkili bir uzmandan, bir halkla ilişkiler konferansı dinledim. Son derecede çarpıcı tesbitleri olan bu konferansın bence en önemli tesbiti, geçmişten günümüze kadar adını, etkisini ve bir kısım macerasını bildiğimiz şair, heykeltraş, felsefeci, demagog, artist, devlet adamı, lider… akla gelen tüm öncülerin, geçmişte yaşadığı halde günümüzde bilinen, gelecekte de muhtemelen bilinecek olan bütün öncülerin, tanınmalarındaki sırrın, çok iyi birer halkla ilişkiler ustası olmalarında yattığını söyledi…
Yakından tanıyanların anlatımıyla Necip Fazıl’ı dinlediğinizde, anlatılanlardan kişisel avantaj sağlamak için şahsıyla ilgili bölümlerde abartılı eklentiler yapma ihtimalinden hareketle bir kısmını çıkarsanız bile, onun ne kadar önemli bir halkla ilişkiler ustası olduğunu göreceksiniz. Size anılarını anlatanlar, onlara, kendi yüreklerinden kendileri için arzuladıkları duygu, düşünce ve hareketleri ekleseler bile, bu tozu üfleyerek anlatılanı değerlendirdiğinizde, kendi kendisiyle, çevresiyle, sistemle, diğer insanlarla büyük boyutta çelişkileri olan bir Necip Fazıl’ın, bu taşkınlığı, bir barajda toplayarak ve kanallarla taksim ederek gerektiği yere, gerektiği kadar vermekle, nizam altına almakla nasıl bir organizasyon ve insanlarla irtibat ustalığı gösterdiğini de anlayacaksınız.
Necip Fazıl budur.
Bahar yağmurlarının oluşturduğu büyük debili feyezanların, çevresini tahrip etmeksizin barajlarda toplanarak zamanı gelince altından değerli bir ihtiyaç olarak kullanılmasıdır.
Bu parantezi kapayarak poetikaya devam edelim..
Şairle ilgili düşüncesini ‘neyi, niçin ve nasıl yaptığının ilmine muhtaç ve üstün marifetinin sırrına müştak bir tılsım ustası’ şeklinde tamamlıyor.
Şairin bir tılsım ustası olduğunu söylerken, yüzyıllar boyunca, gerek şiire toplumda olumlu rol biçenler ve gerekse olumsuz rol biçenlerce şiir ve büyünün birlikte mütalaa edilmesini, Necip Fazıl’da da görmekteyiz. Ancak Necip Fazıl için şiir tek başına büyü ile anlatılmaz. Bu tılsım ustası hem üstün marifetinin, kendisini toplumun diğer bireylerinden ayıran kelimeyi sihirleme gücünün sırrına müştak olmalı, hem de neyi, niçin ve nasıl yaptığının ilmini aramalı…
Bu şair, önce şiirin ne olduğunu tahkik etmeli.
Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak, mutlak hakikati arama işi..
“Fevkalade sarp ve dolambaçlı, fakat kestirme ve imtiyazlı bir yol” olarak tarif ettiği şiiri, her zaman aşağılayıcı bir ifade olarak kullandığı ‘kalabalıklar’ değil, yüceltici bir ifade olarak kullandığı ‘gözcüler, işaret memurları’ ve hele de ‘kılavuzlar’, yani ‘gerçek şiir söyleyicileri’ kullanmaktadır.
Şiir için Necip Fazıl’ın çok beğendiğim bir nitelemesi de ‘küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir (yörüngesidir’ sözü… Bunu en iyi şairler ve şiirle kendi kal’asının bir burcunu onaran, bir eksiğini gideren, hüznünü ve sevincini şiirle açıklayanlar anlar. Küstah ve başıboş kıvılcımların oluşturduğu bir yörünge. Kıvılcım.. Küstah kıvılcım… Küstah ve başıboş kıvılcımlar… Ve onların oluşturduğu yörünge..
Şiirin mutlak hakikati arama işi olduğunu söyleyen Necip Fazıl ekliyor: Mutlak hakikat Allah’tır. Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolunda aramaktır.
Şiiri üzerinde düşünen her şair, şiir ile bilim arasında bir ilişki kurma zorluğu duymuştur. Bunu en iyi bir biçimde Fuzuli, Türkçe Divanı’nın dibacesinde açıklamıştır. Kendi üslubunun mantık silsilesiyle: ‘… ilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir. Temelsiz duvar da gayetle bi itibar olur’ diyerek bilim ile şiir arasında bir içiçelik ilişkisi kurmuştur. Bilim ile şiir konusunda Necip Fazıl’ın düşüncesini kendi üslubunun tutarlılığı ve kıvraklığıyla verelim:
‘İlim, harikatı, akıl yolundan, akılla çerçevelendirerek, aklın takatini esas tutarak, attığı her adımı ötekine bağlayarak, yolu daima açık ve mahfuz bulundurarak, ulaştığı her merhalenin hesabını vererek ve daima sebebe bağlayarak arar ve alet diye fikri kullanır. Şiir ise alet diye yine fikri kullanır; fakat ona hiçbir ırgatlık işi vermez, meşakkat çektirmez, onu kendi tahlilci yürüyüşüne bırakmaz, zaman ve mekan kayıtlarının üstüne doğru iter, izah ve hesap yollarını açık ve mahfuz bulundurmaksızın ve sebep aramaksızın bir anda büyük netice ve terkibe fırlatır.’
Bu bilim-şiir ilişkisinde, bilimin şiir için gereğini reddetmemekle birlikte, tamamen farklı iki kavram olarak sunmaktadır bize. Bilim, kaba, hantal ama gerekli iken şiir bu kabalığı bir anka kuşuna dönüştüren tılsımdır.
Mutlak hakikati arama işinde de bilim ile şiir farkı açıktır. Hatta birbirine zıttır. Bilim, polis gibi ararken, şiir, mutlak hakikatı hırsız gibi arar. Karanlık gibi şeffaf camlardan sızar, dumanların asansörüne binip bacalardan iner; nefes alınca kapılardan sığmayan şiir nefes verinci anahtar deliklerinden süzülüverir.. İlmin yöntemi ‘telkin’ iken, şiirin yöntemi ‘tebliğ’dir Necip Fazıl’a göre…
Necip Fazıl’ın, bilimi, bilimin verilerini olması gerektiği kadar kabul ettiği bilinmektedir. Ne bilimi yok saymaktadır, ne de onu tabulaştırmaktadır. Ancak şiir sözkonusu olunca, bilimin bir parça aşağılandığını görmekteyiz. Ki bu da şiirin tılsım oluşu ile bağlantılı bir kavramadır. Gerçek olsa da olmasa da olağanüstünün olağana göre daha geniş ve derin bir yorumlama alanı vardır ve üstünlük olağanüstüye doğrudur.
Bir de ‘remzilik ve sırrilik’ kavramları var şiirde.
Kasa şifresi gibi, bir şeyi bildirmek yerine saklama amacı olan..
‘Allah’ın sır hazinesi arşın altındadır ve anahtarı şairlerin diline verilmiştir.’.
Necip Fazıl’ın, Hadis-i Kudsi diyerek sıkça kullandığı bu kibar kelam şiirin inançla olan tehlikeli, ama gerekli ilişkisini de açıkça ortaya koymaktadır. Bu, yorumu çok geniş olan hüküm, kişinin Allah’la olan ilişkisinin kulluk boyutunun çizdiği çerçeveden taşması tehlikesini de beraberinde getireceği için özel dikkat gerektirir. Mevlana’ya Şems-i Tebrizi tarafından sorulduğu söylenen sorunun içeriği gibidir: “Peygamberimiz mi üstündür Beyazıd-ı Bestami mi?” cevabın mantığı o derin karmaşayı çözecek netliktedir: “Tabii ki Peygamberimiz. O, Bestamlı Beyazıd’ın bir damla ile sarhoş olmasına karşılık, okyanusları içip gene de ayık kalabilmiştir” anlamında bir cevap.
Belki de bir deney, bir ağır imtihan şiir..
Şiirde temel unsurun, tahassüs (duygulanma) edası şekline bürünebilmiş gizli fikir olduğunu söylerken, baştanberi fikrin temelleri olan bilimi, mantığı, düşünceyi yargılıyor gibi görünürken birdenbire şiirin temelinde duygu biçimine bürünmüş, duygulanma gibi görünen gizli fikrin yattığını söylemesi çelişki gibi görünebilir. Sanıyorum, Necip Fazıl’ı kendi gövdesinin olanaklarını kullanarak uçmak isteyen, ancak bu arada uçacağı mekanın tüm inceliklerini de en küçük ayrıntısına kadar bilen hayalgücü geniş bir bilim adamı gibi de düşünebiliriz. Şüphesiz ki, hayır öyle düşünemeyiz diyenler de çıkacaktır. Ancak şiirinin poetikası, böyle düşünmede haklılığımızı göstermektedir.
Şiir tekniğiyle ilgili bölümleri atlıyorum. Bunlar, şairlerle şiirseverleri ilgilendiren teknik donanımla ilgili.
Şiirde iç şekil ile ilgili olan ancak gündelik hayatımızdan devlet düzenimize kadar muhtaç olduğumuz her konuda farklı kalıplara dökerek algılayacağımız, şiirin esası olan kelime ile ilgili bir bölüm var ki, onu olduğu gibi almak istiyorum:
‘Şiirde her kelime, kendi zatı ve öbür kelimelerle nisbeti yönünden şairin gözünde, içine renk renk, çizgi çizgi ve yankı yankı cihanlar sığdırılmış birer esrarlı billur zerresidir. Şair bu kelimeleri göz bebeğine ve kulak zarına dayayarak seçer, dizer, kaynaştırır, bütünleştirir ve bir simyacı hüneriyle terkibini tamamlarken, iç şekli, kendi içindeki mana heykeline eş olarak, kalıba döker. ‘
Şiir ve toplum konusu, belki de bu konuşmanın en hassas yeridir. Çünkü; tarih ve coğrafya ilişkileri bağlamında, “şiir, toplumun bütün geçmişini içeren, bugününü gösteren ve geleceğinden haberler getiren bir rüyadır” diyor Necip Fazıl. “Kendi iç ve gizli hayatıyla uyuyan toplumun rüyasını şair görür ve sayıklamalarını şair zapteder” diyor. “Kişiden süzüldüğü halde kişisel değildir, aksine toplumun rasat merkezidir.” Diyor. “O rasat merkezi,toplumu murakabe eder” diyor.
Bütün bunları gözönüne aldığımızda şiirin yerinin toplumda önemli olması gerektiği düşünülür değil mi? En azından şaire, toplumda VIP davranış gerektiren bir özellik olduğu düşünülebilir..
Etrafınıza bir bakın ve karar verin. Tarihi de işin içine katın isterseniz. Sadece şiir değil, sanatın ve hatta felsefenin olgunluğu ile teyemmüm eden devlet, uygarlık kurabildiği gibi, devletin amacı olan insanın bir birey olarak mutlu olması sonucuna ulaşabilmiştir.
Türk tarihine baktığımızda üç yöne doğru emperyal bir büyüme ve bunun sonucunda kendi uygarlığının mührünü o yörelere taşıma imkanı olduğunu görürüz. Bu üç büyüme de ilginç bir tesadüf şair devlet başkanlarıyla gerçekleşmiştir. Şairlerle gerçekleşmiş olması tabii ki tesadüf değildir. Babür Şah’ın, doğudaki en uç büyüme noktasına doğru binbir ızdırapla yürürken kendine şiiri katık ettiğini, ancak bir şairin hakedeceği olağanüstülükleri de gerçekleştirdiğini öğreniyoruz bir Fransız tarihçinin kitabından. Yavuz Sultan Selim de bir şair olarak güneyde en uç noktaya yerleşiyor. Ve Kanuni Sultan Süleyman.. Batıdaki en uç noktaya, Viyana’ya kılavuzu Muhibbi’ye tutunarak gidiyor sanki.. Böylesine bir zaferler şehrayini ancak şair devlet başkanları ile gerçekleşiyor.
Bu konuda Necip Fazıl noktayı koyuyor: “Şiir yazan devlet reislerini biliyoruz; fakat devlet reisliği yapan şairler görmedik. Bizim yekpare ve esasların esasına bağlı dünya görüşümüzde şair ve san’atkâr, devlet reisi olması aslâ şart olmayan, fakat icabında en yüksek devlet reisini kendi kadrosu içinden çıkarınca kimsenin hayret ve istiğraba düşmesi gerekmeyen bir hüviyet ve şahsiyettir.
• Bu hüviyet ve şahsiyet içinde şair, evinin, kılığının, sokağının nizamından, insan, cemiyet ve her türlü dünya nizamına kadar bütün merkezleriyle hayatı kucaklayıcı bir kürsü sahibidir.”
Sizinle şiir ve tarih, şiir ve coğrafya; bunların ötesinde bir şairin hem kendisinin, hem milletinin, hem de cinsinin coğrafyasına, tarihi, ama insanın varolduğu günden bugüne kadar geçen zamanda tüm nirengi noktalarını belirleyen tarihi nasıl eklediğini, onun şiirinin formülü niteliğindeki poetikasını kavrayarak düşünmeye çalıştım.
Şüphesiz ki Necip Fazıl bundan ibaret değildir.
Ben, bu kapalı kutuya, sizin yorumlarınızı bekleyen bir nokta koymaya, bir anahtar uydurmaya, belki şifresini çözmeye çalıştım.
25.5.1996
Popularity: 26% [?]

19 Temmuz 2007, 23:18
Yazınızı daha doğrusu konuşma metninizi tevafuken okuma fırsatı buldum.böyle bir dev farklı yönleriyle ancak bu kadar güzel anlatılabilir.veli olmanın sınırını çıtanın yükselmesiyle değil de insanların cüceleşmiş olması şeklinde net ve güzel açıklayabilecek bir devdir necip fazıl.
Böyle bir devi bizlere bu kadar güzel anlattığınızdan ötürü bir okuyucu olarak minnettarım.biz yeni nesil ancak mazimizdeki böyle asil büyüklerimizi iyi tanıyıp sindirerek ancak varolabiliriz.yoksa birçoklarının zannettiği gibi rutin hayat oyunlarıyla başarı geçici bir hevestir zaten.
Bu kadar güzel bir anlatımdan sonra bana yorum yapmak değil bu dev hakkında sizden daha çok bilgi talep etmek ve sizin gözünüz ve gözlemlerinizle daha çok yönüyle tanımayı istemek düşer. bu konuda göstereceğiniz hassasiyetten ötürü şimdiden teşekkür ederim.ayrıca necip fazıl için ise gösterdiğiniz hassasiyetten ötürü çok teşekkürler. selam ve saygılar.
27 Mayıs 2007, 19:42
sizi tebrik ederim çok farklı açılarla bakıorsununz mevzua n fazıl benim de sevdiim bir şairdir aynı zaman da islami fikriylede idolüm olmuştur çalışmalarınıuzda başarılar dilerim mehmet kirazın oğlu harun kiraz
8 Mart 2007, 17:02
çok güzelllll bir site